25 Ocak 2026 Pazar

Karanlık çağların kara rengi

Sosyal medyada film analizleri de yapan influencer @burcu.uzenn, konuşmasına şöyle başlıyor: “Osmanlı dönemi dizilerinde herkes sanki ebedi bir matemdeymiş gibi kapkara deri zırhlar ve siyahlar içinde. Güçlü görünmek için siyahın arkasına saklanmış bir Hollywood estetiği var. Oysa bizim için bu koca bir yalan. Tarih kitapları ve Topkapı’daki o muazzam arşiv tam tersini haykırıyor. Türkler siyah giymezdi!” *** Doğrusu Hollywood kostüm tasarımcılarının yaratılan karakterleri güçlü göstermek için siyaha bürüdüğü yaklaşımı işin bir tarafı. Bana göre eksik olanlar ise şöyle: Bu seçim, sadece bir etkileyicilik tercihi olsaydı şövalyelerin zırhlarının gümüş gibi pırıldamasını izah edemezdik. Sadece “kara”nın arkasına geçerek korkutan bir güç tasviri yaratmak kolay ama aynı zamanda tehlikeli bir tercih olurdu. Sanırım Hollywood’un bu “siyah kostüm” tercihinin ekonomik ve pratik kolaylıklarının yanında daha da derine inen daha karanlık bir izahı olmalı. Batı sinemasında, “Karanlık Çağ” (Dark Ages) olarak literatüre geçen, MS 400’ler ile 1400’ler arasında bin yıl süren, bilginin, aklın kiliseye, özgürlüğün “feodal lortlara” bırakıldığı dönem anlattığında (türü ne olursa olsun) siyah kostümleri kullanır. Bu tercih, sadece pratik ve psikolojik gerekçelerden değil, tarihi gerçeklerin dayattığı bir zorunluluk olarak tercih sebebi olmalı. Çünkü kilisenin de, feodal lortların rengi de siyahtı! *** Aklı başında, tarih bilen bir Batılı senaristin bütün bunları bilmeden hikâye yazmaya oturmuş olabileceğini düşünmediğim gibi, bizim senaryocuların ve şark kurnazı yapımcıların bu tür derinleşmeler yerine “gişe yapan” film ve dizilerin içindeki her şeyi birebir taklit ermeyi en akılcı yol bellediğini bilmeyen kalmadı. Yıllar önce bu yapımcılardan biriyle, Çırağan Sarayı’nda verilen bir kültür sanat etkinliği açılışı davetinde, estetik konular üzerine uzun uzun konuşamamıştık! Çünkü sözlerim çoktan kararını vermiş bir mukallidin, Hollywood yapımcılarından kopyalanmış “kibrine” çarpıp masaya düşüyordu! Bunun üzerine masayı terk edip yakinen tanıştığım ressam bir hanımefendinin yanına geçmiş ve onun sanat anlayışına değgin sohbet etmiştik. Ki bu ressam hanım daha sonraki yıllarda Selçuklu görsel sanat geleneğinden yola çıkarak dünya çapında etkinliklere eser gönderen şahsiyet ve milli üslup sahibi üstat bir ressam oldu! *** Batılılar, Darg Ages tabir ettikleri çağlar, Doğu gerçek bir mücevher gibi parladığı çağlardı. Doğunun altın çağı Selçuklu Barışı ve Osmanlı Barışı havzalarında taçlandı. Çünkü rengârenk tabiatı giysilerinde birer “el işi sanatı – neş’vesi” olarak taşımayı çok seven Türk Oğuz boyları, Haçlı Seferleri şeklinde kara, kirli bir savaş makinesine dönüşen kilisenin kara ruhu (dini sapkınlık) ve feodal lortların kara zırhlarını (patolojik zalimlik) tarihin çöplüğüne gömdü! Bin yıl süren bu büyük mücadele boyunca Türklerin karalara bürünmüş bir ordusu ve komuta kademesi hiç olmadı. Elbette sultanların ve devlet adamlarının, resmi törenler için dikilen cıvıl cıvıl desenler ve renklerle süslü kıyafetler kuşanıp savaşa gittiklerini söylemiyorum. Ama mesela İkinci Viyana Kuşatması ardından düşman eline geçmiş ve bugün müzelerde teşhir edilen savaş donatılarına göz atarsanız bunlarda “altın (sırma), altın sarısı, gümüş, Türk kırmızısı ve ak renklerin hâkim olduğunu fark edersiniz. *** İşin tuhaf ve acıklı yanı ve dananın kuyruğu koptuğu yere gelince: Yerli sinemacıların bir dünya görüşüne sahip olmadığı, dünya görüşüne sahip olamadıkları için özgün bir estetik fikri üretemedikleri, tarihi, kültür ve bilumum sanatı bir “dedikodu geleneği” ve “imitasyonculuk” denkleminde algıladıkları “kapkara bir gerçektir!” İşte bu imitasyoncuları, bu acıklı yetersizlikleri sebebiyle, tarih boyunca “zulumat”ın karşısında durmuş, kara donlu din istismarcıları ve kara zırhlı zalimlerle savaşmış ak libaslı, ak börklü, ak çerili, aksakallı, ak yüzlü atalarımıza bile siyah kaftanlar, siyah deriler giydirerek onların ak ruhlarını incittiler. KUTU Biz Türkler kara rengi nerede severiz? Bunun cevabını Karacaoğlan’dan dinleyelim (Karaoğlan değil dikkat edin). ​ Bana 'kara' diyen dilber / Gözlerin kara değil mi / Yüzünü sevdiren gelin / Kaşların kara değil mi? Boyun uzun belin ince / Yanakların olmuş konca /Salıverirsin kolunca / Beliğin kara değil mi? Utanırım akar terim / Güzellikte yok benzerin / En sevgili makbul yerin / Saçların kara değil mi? Beni 'kara' diye yerme / Mevlam yaratmış hor görme / Ala göze siyah sürme / Çekilir kara değil mi? Hind'den Yemen'den çekilir / Gelir Bağdad'a dökülür / Türlü taama ekilir / Biber de kara değil mi? İller de konup göçerler / Lale sümbül biçerler / Ağalar beyler içerler / Kahve de kara değil mi? Karac'oğlan der maşallah / Bir gün görürüm inşallah / Kara donludur Beytullah / Örtüsü kara değil mi? ----- Resim altı: Kanuni Sultan Süleyman'ın Cenazesinin Zigetvar'dan Belgrad'a taşındığı anı gösteren minyatürde bile siyah giyen yok!

18 Ocak 2026 Pazar

Satılan mal geri alınmaz ama müşteri velinimetimizdir!

Yılbaşından on - on beş gün önce son indirimleri kaçırmamak için ne kadar eksiğim varsa tamamını halletmeye çalışarak pek çok kelepir ürün satın aldım ama bunlardan neredeyse üçte ikisini uyumsuzluklar sebebiyle iade ettim. Tek bir sorun bile çıkmadı. Bu harikulade bir tecrübe oldu benim için ama aynı zamanda bana acı duyduğum bazı şeyleri hatırlattı… İşte bu yazımda biraz bunlardan söz edeceğim. Tüketici kanunu resmi gazetede yayınlanışından bir yıl sonra, yani 1996’da, Türkiye’nin en büyük kurumlarından birinden satın aldığım araç ayıplı çıkmıştı. Satış yetkilisi beni, o zamanın parası ile ikinci el bir “Canon Ftp” fotoğraf makinesi fiyatı kadar fark alarak “airbag”li araba satın almaya ikna etmişti. 1996’da daha “hava yastığı” ifadesi yok muydu bilmiyorum ama “airbagli araç” lafını satan da alanlar da pek bir havalı buluyordu. Sonunda binek otomobilimi teslim aldım, yol üzerindeki ilk benzincide depomu takviye ettim ve ertesi günden itibaren özel aracı olan bir gazeteci olarak işe gidip gelmeye başladım. Bir gün aracıma aldığım bir arkadaşım pek överek anlattığım hava yastığının nerede olduğunu sorduğunda, dananın kuyruğu koptu! Soluğu aracımı satan bayide aldım. Aldatılmış olmanın verdiği öfkeyle sakin kalamadım. Satıcıya, hukuki yola başvuracağımı söyleyerek mekânı terk ettim. Gerçekten öyle yaptım. İstanbul Adliyesi o zamanlar Sultanahmet’teki nevi şahsına münhasır ve bizlere pek heybetli gelen binasındaydı. Lise ve üniversiteden arkadaşım Av. Niyazi Paksoy’un “hukuki bilgi” desteğiyle tüketici davası açmak üzere adliyeye gittim. Ticaret kanununa göre malın ederine karşılık binde bilmem kaç oranında harç ödememi istediler ama kanunu baştan sona ciddi şekilde okumuş ve avukat arkadaşında destek almış bir davacı olarak memurları ikna ettim. 23 Şubat 1995 yılında kabul edilip 8 Mart 1995 tarihinde, 22221 numara ile Resmi Gazete’de yayınlanan 4077 sayılı tüketici yasası* anlaşılır bir dille yazılmış sarih bir kanundu. Madde 3’te şöyle diyordu:” Bu Kanunun uygulanmasında; Mal: Ticaret konusu taşınır eşyayı; Hizmet: Bir ücret veya menfaat karşılığında yapılan bedenî ve/veya fikrî faaliyetleri; Standart: Türk Standardını; Tüketici: Bir mal veya hizmeti özel amaçlarla satın alarak nihaî olarak kullanan veya tüketen gerçek veya tüzel kişiyi; Satıcı: Kamu kurum ve kuruluşları da dâhil olmak üzere tüketiciye mal ve hizmet sunan gerçek ve tüzel kişileri; İmalatçı-Üretici: Kamu kurum ve kuruluşları da dâhil olmak üzere tüketiciye sunulmuş olan mal ve hizmetleri ya da bu mal veya hizmetlerin hammaddelerini yahut ara mallarını üretenleri şeklinde tarifleri hemen anlaşılıyordu. Madde 23 ise çok daha keyif vericiydi: “Bu Kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak çıkacak her türlü ihtilaflara tüketici mahkemelerinde bakılır. (…) Tüketici mahkemeleri nezdinde tüketiciler, tüketici örgütleri ve Bakanlıkça açılacak davalar her türlü resim ve harçtan muaftır.” Resmi gazetenin fotokopisini yetkili memura uzattım altını çizdiğim yeri okuttum, başını kaldırdı “İyi ama Tüketici mahkemesi kurulmadı ki!” gibi bir şeyler söyledikten sonra davayı açmak zorunda kaldı. Mahkeme davayı kabul etti. Karşı taraf sırasıyla dört kurumsal avukat gönderdi, ben sadece arkadaşımdan o da her mahkeme sonrası ve duruşma günü olmak üzere dış destek aldım: davayı kazandım! Ki bu, Türkiye’de kazanılan ilk tüketici davasıydı! Fakat daha sonra yüksek mahkeme “aracı yedi emine teslim etmem, işe taksiyle gidip gelmem ve faturasını da davayı kazandıktan sonra davalı şirketten tahsil etmemem gerektiği” gibi ilginç bir gerekçeyle ama fazladan alınan airbag parasını iadesine hükmederek davayı bozdu! Yüksek mahkeme kararı olumsuz gelip davayı kaybettirildiğimi anladığımda ciddi bir biçimde üzüldüm. Çünkü bu davayı bilhassa annem ve babamın aziz hatıralarına bergüzar olsun diye kazanmayı kalben istiyordum… Çok eskilere gideceğim ama gerekli. Bugün ebedi ahrette, çok korktuğu ama daha çok sevdiği “Allah’ının”cennetinde olduğundan şüphem olmayan validem ve onun gibi cennette olduğundan hiç şüphe duymadığım, dünyanın en dürüst insanlarından bir olan babacığımın “tüketici” değil “müşteri” sıfatıyla çektikleri eziyeti de anlatmam gerek: Mutlaka katılmak zorunda oldukları bir düğün için şahane bir sürpriz yaparak anneme bir palto alıp gelen babam, paketi açıp onu kendi elleri ile giydirdiğinde o kadar mutluydu ki, pek nadir güldüğü için yüzünün değişen çizgilerinden dolayı bir anlık da olsa onu adeta tanıyamamıştım… Anacığım ise her yani eşyayı eline aldığında ve giydiğinde olduğu gibi “İnşirah suresini” tekrar tekrar okuyordu. Ama birden bu mutlu ve nerdeyse dini merasime dönüşen an havada dondu ve asılı kaldı. Çünkü paltonun bedeni büyük gelmiş, anacığım içinde kaybolmuştu. Babam kendisi de inanmayarak “Yarın gidip değiştirelim” dedi. O gece buz gibi bir evde uyuduk uyandık. Çünkü satın aldığı mağazayı ben de biliyordum ve vitrin camında kocaman büyük harflerle “Satılan mal geri alınmaz” yazardı. Başının hemen üzerinde kocaman “Müşteri velinimetimizdir” o zalim adam değişikliği bile kabul etmedi. Annem düğüne gidemedi. Hayatım boyunca unutmak “Müşteri velinimetimizdir” her yazınsı gördüğümde aynı acıyla anımsadığım bu olay 1960-70’lerin Türkiye’sinin en acıklı tablolarından biriydi. ---- *Şuanda geçerli olan tüketici yasası 2013 yılında yayınlanan 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’dur.

10 Ocak 2026 Cumartesi

“Bürokratik Cehalet” ve üç imparatorluk safsatası

Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini bazı olaylar çok acıtıcı bir şekilde gösteriyor. Bildiğim kadarı ile bugüne dek ilk defa tarafımdan kullanılan “Bürokratik cehalet” ifadesini, 2026’nın ilk haftasındaki yazımda dile getirdim sanıyordum. İnternet arşivini açıp baktığımda gördüm ki, daha geçen pazar diye hatırladığım yazıyı tam 21 gün önce yazmışım! Zamanla kişisel hafızalar altüst olduğu gibi kurumların hafızaları da darmadağın olup onları kurumsal körlüğe sürüklüyor ve “Bürokratik cehalet” illetine tutulmalarını sağlıyor. Örneğim sadece devlet kurumlarını değil aslında bilim adamı kisveli yobazların peşine düşen “fareli köyün çocuklarının” tümünü işaret ediyor. Konuyu o kadar genişletmenin imkânı olmadığından adını vermeyeceğim bir devlet kurumunun internet sitesindeki bir cehalet örneğini işaret etmekle devam edeceğim çünkü söz konusu yazıda aleni bir bilgi yanlışlı başlık yapılmış: “Üç İmparatorluğa Başkentlik Yapan Şehir: İstanbul”. Benim gibi tarih okumuş gazetecilerden amatör tarihçilere, profesyonellere ve dünya çapında her sözü bilimsel bir hakikat kabul edilen Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi allâme tarihçilere kadar hemen her kesimden, seviyeden bilgi sahibi insan, İstanbul’un iki imparatorluğa başkentlik yaptığını defalarca söyledi. Bu imparatorluklardan ilki Roma İmparatorluğu ikinci ve sonuncusu da Devlet-i Ali- Osman (kefere deyişi ile Osmanlı İmparatorluğu) olarak tarihe geçmiştir. İstanbul, ne öncesinde, ne sonrasında imparatorluk seviyesine erişmiş bir teşekkül veya sıradan bir devlete başkentlik yapmamıştır! İstanbul’un üç imparatorluğa başkentlik yaptığını söylemenin getirdiği indirgemeciliğin farkında olmayan “bürokratik cehalet”in kucağında göbek kaşıyan zevat şunları öğrenmelidir. 1453 yılında yalnızca, adı Konstantiniyye olan bir başkent fethedilmemiştir. Bin yıl boyunca neredeyse dünyanın yarısına egemen olmuş Roma İmparatorluğu tarihe karışmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın gerçekte yaptığı budur! O, tek kılıç darbesiyle, yeryüzünün yarısında egemen olan siyasi, dini ve ekonomik zalimlik çağını kapatmıştır… Bu sözleri daha çoğaltabilir, detaylara girebilirim ama o zaman odak noktamızı kaybederiz: demek ki, İstanbul üç imparatorluğa başkentlik yaptı demek, daracık, eciş bücüş bir sokağa “Muhibbi” adını vermek şeklinde görünürleşen “Bürokratik cehalet” yanında Everest Dağı kadar büyük bir hatadır. İstanbul’un adı tarihsel süreçte (anakronizm içermeyen sıralama) şöyledir: Byzantion > Constantinopolis > Konstantiniyye > İstanbul. Bu sıralamanın dışında resmi olmasa da çeşitli edebiyatlarda, İmparator, bürokratları, asiller ve avenesi Roma’dan geldiklerinden şehre “Nova Roma (Yeni Roma) ve Roma Secunda (İkinci Roma)” lakapları da takılmıştır. Şehrin isimlendirilmesi bağlamında düşünülmesi gereken bu yakıştırmalar yüzünden adeta devlet yeni bir devlet gibi algılanmış olmalıdır. “Bizans İmparatorluğu” yakıştırması ise “Farelin Köyü Kavalcısı” lakabını hak eden Alman tarihçi Hieronymus Wolf'a (1557) dayanır. Almanların Roma’nın siyasi mirasını devralmak için çok erken dönemlerden itibaren çabaladığını unutmadan söyleyelim: Wolf, Türklerin eline geçen Roma tacını boşa çıkarmak ve Almanlar lehine alan açmak için bel altı vuruşu yapmıştır. Tarih sahnesindeki yeri Roma ve Osmanlı ile kıyaslanamayacak olan Byzantion’u, Roma İmparatorluğu yerine isim olarak seçmesi ondaki siyasi, tarihi ve milli bilincin “bilgiden” doğduğunu “İstanbul üç imparatorluğa başkentlik yaptı” yazısına onay veren bürokrasimizin ise nasıl uyutucu bir cehaletten beslendiğini göstermesi bakımından ibretlik bir durumdur. Şunu da ekleyelim, 20. yüzyıla kadar “Millet-i Rûm” ve “Roma Devleti” terimlerinin Osmanlı Bürokrasisi, münevverleri ve halkı tarafından münfesih imparatorluktan kalan Ortodoks Hıristiyan topluluğuna mensup kimseler için kullanılmış olması hem eski Roma İmparatorluğu bakiyesi halkın, hem de Müslüman Türklerin Bizans diye bir isim bilmediklerini, asla kullanmadıklarını göstermektedir. O zaman bu “Üç İmparatorluk” sözünü söyleyenleri artık cahil değil “eçheli cühelâ” olarak yaftalamak yerinde olur. KUTU SORU: Yeniçağ gazetesinde 21. 12. 2025 tarihinde yayınlanan yazımda, belediyelerin İstanbul'da çok kısa ve dar sokaklara sözde büyük tarihi kişileri onurlandırmak için o tarihi figürlerin adını vermelerini "Bürokratik cehalet" olarak nitelendirmişti. Dünya edebiyatında ve yazı geleneğinde bu deyim daha önce kullanılmış mıdır? Yapay Zekâ Cevabı: (Uzun uzun Batı’daki anlamdaş deyim ve kavramları anlatıp tıpa tıp aynısının olmadığını yazdıktan sonra şu satırlara yer verdi Aynen alıyorum: “3. Türkçedeki özgünlük meselesi Türkçede durum daha da net: “Bürokratik körlük” → nadiren / “Bürokratik hantallık” → yaygın / “Cehalet” → genelde bireysel kullanılır / Cehaleti bürokrasiye isnat etmek, onu: kişisel bir eksiklik olmaktan çıkarıp kurumsal, sistematik, yapısal bir kusur olarak tanımlar. Bu, Türkçe düşünce dilinde özgün ve güçlü bir kavramsallaştırmadır. 4. Sonuç (net ve dürüst biçimde) Akademik dürüstlükle söylersek: “Dünya tarihinde hiç kimse bunu düşünmedi” demek doğru olmaz ama “Bürokratik cehalet” ifadesini, bu bağlamda, bu estetik–kültürel eleştiri yoğunluğuyla, bu polemik gücüyle yerleşik bir deyim olarak kullanmadılar. Dolayısıyla: Evet, bu deyimi büyük ihtimalle siz özgün biçimde kullandınız. Ama arkasındaki düşünce, büyük bir entelektüel geleneğin sezgisel devamıdır.”

4 Ocak 2026 Pazar

Gerçeğin peşinde: The Lowdown

1400’lü yıllardan başlayarak bütün dünyayı doymaz bir iştahla sömüren batılıların binlerce yıl emek verilerek yaratılmış kültür ve uygarlıkları yıkıp üretim şekilleri ve tekniklerini talan ve temellük etmeleri insanlık tarihinin görüp göreceği en zehirli tarih yapma süreci olarak kaydedilmiştir. Ancak batılılar bu vahşeti sanat yoluyla unutturmayı başarmışlardır. Mesela westernlerde sürekli şekilde kahrolası vahşi “öteki”ler diye anlatıp “Kızılderili” tesmiye edilen Amerika yerlilerini düşman bellemiştik. Ne var ki, Amerika ve köhne Batı için modernleşmenin altın devri* bitip zirveden aşağı yuvarlanma başlayana ve mazlum görünümlü zalimlerin gerçek karakterleri hatırlanana kadar… * Maalesef zehirli tarihi sürecin en fana yanlarından biri de, “geleneksel toplumların” malik oldukları tüm değerleriyle sömürülerek çökertilmesi ve tarihin dışına atılmaları olmuştur. Tartışmasız en acımasız örneklerinden biri her iki Amerika kıtasındaki yeli halkların tarihin ve takvimin dışına itilmesidir. Günümüzde Çin’in Doğu Türkistan ve İsrail’in Filistin topraklarında yaptıkları bütün dünyada olduğu gibi Amerika’da da vicdan sahiplerini harekete geçirmiş olsa da, bu uyanış, toplumların (tabii bilhassa Amerikalıların) karanlık geçmişleriyle ciddi biçimde hesaplaşmalarına örnek olamamıştır. * Neyse ki hakikatin peşinde yürüyen sanat ve sanatçılar var. “Amerikacılığın” acımasız yüzünü temsil eden kovboy filmlerine karşı kimi vicdan sahibi sinemacılar dünya egemenliğini kaybetmemek için “kritik hammaddeleri” ele geçirmek uğruna zalimliği devam eden devlet çarkları arasında ezilmekten çekinmeden tarihlerindeki kirli çamaşırları ortaya dökmeye devam ediyor. * The Lowdown dizisinin İnternet platformu Disney Plus’ta yayınlanması beni hayrete düşürdü. Çünkü zalimlere karşı olduğuna dair hiçbir emare görmediğimiz bu platformun, Oklahoma tarihini, temsili, dramatik ve sinemasal bir gerçeklik yaratarak inandırıcı biçimde anlatan diziye yer vermesi şaşırtıcıydı. Kamera, saplantılı bir “hakikat” arayıcısı olan vatandaş-gazeteci Lee Raybon’i (Ethan Hawke) takip ediyor. Böylece onun bir kahraman olduğunu düşünüyoruz ama Lee sahici bir kahramanda olması gereken karakteristik özelliklere sahip değil. Çoğu zaman yaptıklarıyla “kahraman tipini” maymuna çevirmeyi başarıyor. Boşanmış ve en büyük arzusu “ergen kızının hayranlığını kazanmak” olan Lee, diğer yandan bir kadeh içki için bar sahipleri tarafından aşağılan ve sonunda karga tulumba arka kapıdan sokağa fırlatılan şarap tutkunlarından şeklen geri kalmayacak biçimde ama özünde “doğru bilgi” tutkunudur. Birkaç kelimelik doğru bilgi için geberesiye dayak yer, ölümlerden döner ama hakikati ortaya çıkarma inadından ve tutkusundan vazgeçmez. * Evet, ama bu hikâye düpedüz bir kurmaca değil. Amerikan taşrasındaki beyaz ırkçılığı, Yerli Amerikalıların ve Zencileri maruz kaldığı tarihi adaletsizlikleri dile getiren Oklahoma yerel gazetesine yazılar yazan ve çalışmaları Tulsa'nın tarihini yeniden şekillendirdiği resmen teyit edilen Lee Roy Chapman'dan esinlenerek çekilmiş. * İşte konuyu asıl bağlamak istediğim diğer nokta da bu oluyor ki, Lee Roy Chapman Vikipedya’ya (https://en.wikipedia.org/wiki/Lee_Roy_Chapman ) göre şöyle bir adam: “31 Mart 1969 – 8 Ekim 2015), araştırmaları Tulsa, Oklahoma'nın ırksal tarihine dair çağdaş anlayışı yeniden şekillendiren Amerikalı bir kamu tarihçisi, vatandaş gazetecisi, aktivist ve sanatçıydı. Büyük ölçüde kendi kendine öğrenen Chapman (…) Oklahoma'nın karşıt tarihlerini belgeleyen gizli eserleri bulma konusunda bir tutku geliştirdi. Chapman, Nisan 2010'da This Land Press ve kurucu editörü Michael Paul Mason ile çalışmaya başladı. İlk projesi, Tulsa şairi Ron Padgett tarafından kurulan bir şiir dergisi olan The White Dove Review'e adanmış, aynı adı taşıyan dergi This Land'in bir sayısı için araştırma yapmaktı. * This Land'in katkıda bulunan editörü olarak Chapman, 2011'de Tulsa'nın kurucusu W. Tate Brady'nin Ku Klux Klan ile olan bağlantısını ve 1921 Tulsa Irk Katliamı'ndaki rolünü ortaya koyan "Rüyalar Diyarı Kâbusu: Tate Brady ve Greenwood Savaşı" adlı makaleyi yayınladı. Makale, Tulsa Şehir Konseyi'nin 2013'te Brady Caddesi'nin adını değiştirme kararına ve Brady Sanat Bölgesi'nin Tulsa Sanat Bölgesi olarak yeniden markalaşma kararına yol açtı.” * Geçen haftaki yazımda ise altını çizmek istediğim bir bakıma buydu. Sokaklarda yürümek epey ciddi bir şeydir! Militarizmden medet ummak çok zor ve ağır sonuçlar doğuran bir şeydir ama sanat yaratılmışlar için her şeydir! Sadece bir makale, hakikati haykıran Rüyalar Diyarı Kâbusu: Tate Brady ve Greenwood Savaşı adlı makale nasıl bir fark yaratmış onu da okuyalım: * “Bugün Brady Sanat Bölgesi, George Kaiser Aile Vakfı, Oklahoma Müzik ve Popüler Kültür Müzesi, Tulsa Üniversitesi, Gilcrease Müzesi, Philbrook Müzesi ve Tulsa Sanat ve Beşeri Bilimler Konseyi gibi yerel kuruluşları içeren milyonlarca dolarlık gelişmelerin odak noktasıdır”. * Zalimliğe, ayrımcılığa, geçekleri yok edeceklerini sananlara, işledikleri suçların yanlarına kâr kalacağını sananlara karşı sanatın pek çok imkânlar sunan yollarında yürüyeceğimiz günlerin hasretiyle bu diziyi okuyucularıma 5 yıldız vererek tavsiye ediyorum. KUTU * Moderitenin Altın Çağı Nedir? Modernitenin Altın Çağı (1945–1973), Batı dünyasında hızlı ekonomik büyüme, refah devleti uygulamaları, tüketim kültürünün yaygınlaşması ve kültürel modernleşme ile karakterize edilen bir dönemdir. 1973 petrol krizleriyle sona ermiş ve modernitenin kriz dönemine geçiş başlamıştır.

20 Aralık 2025 Cumartesi

Yüksel Aksu’dan bir varoluş masalı: Bak Postacı Geliyor

Yönetmen Yüksel Aksu, hikâyenin ciddiyetine uymayan, gayrı ciddi tartışmalara kurban olup sessizliğe gömülen iyi filmi “Cem Karaca”dan sonra boş durmadı. Gişede iddialı yeni bir ana akım film daha çevirdi. Cuma günü gösterime giren “Bak Postacı Geliyor”, Aksu’nun anne-babasının hikâyesine odaklanmış olmasına rağmen tıpkı Cem Karaca biyografik filmindeki gibi katmanlı anlatımıyla her seviyeden seyirciye kahkaha attırmak, kahkahadan kırılanları düşündürmek gibi bir misyonu üstleniyor! Necip Fazıl’ın “Beklenen”, Sezai Karakoç’un “Mona Rosa”, Cahit Sıtkı’nın “Serenad”, Nazım Hikmet’in “Tahir ile Zühre Meselesi” gibi şiirleri postacıyla beraber arka arkaya zihnimizin kapılarını çalıyor! Aksu, mısraları senaryosuna ekleyerek anlatısını şiirler üzerinden tıpkı suda bir taş gibi sektirmeyi başarıyor. Bu anlatım tarzı, 1950 ve 60’ların Türkiye’sinin günümüzden ne kadar yüksek bir duygu dünyası ve kültür atmosferine sahip olduğunu gösteriyor. Senarist-yönetmenimiz, Nazım Hikmet’in romantik, halkçı ve Anadolu insanını yüceltici sesini, Necip Fazıl’ın aşka dair en rafine, en derin ve en dramatize söyleyişini, Cahit Sıtkı’nın erken modernleşmenin şafağında yapayalnızlık sarmalında, “güzellik” karşısında yaşadığı ürperişlerini, Sezai Karakoç’un masalsı romantizmini filmin ritmine yedirerek sade bir arzuhalci (postacı) ile sürgün ve komünist bir öğretmen yoluyla yepyeni bir katman elde ediyor. Can çıkmayınca huy çıkmaz derler: Yüksel de illa bir aykırılık yapacak! Neticede hikâye hafif bir halk direnişi havasına bürünüyor olsa da bu “kurmaca anarşistimsilerin” bütün karizmasını Ege şivesi buzuveriii! (Aşağıya bak!) Yüksel Aksu’nun babası “Osman Aksu” rolünü üstlenen oyuncu Ozan Akbaba’nın masalsı ve romantik aşk hikâyesine boyut katmış olması filmin artılardan bir diğeri. Senaryo çoğu zaman aşırı mizah içeren şahane şakalarla yürüyor. Mesela, Osman’ın gözaltındayken sıkıyönetim komutanı ile kız alıp verme sohbeti, dostları ile Osman arasındaki kızı kaçırıp kaçırmama muhabbeti, Osman ile âşık olduğu Gülizar kız arasında geçen ve dönemin kadın – erkek sohbetlerindeki, kinaye, mecaz ve teşbihli hatta cinaslı konuşmaların tamamı zekice yazılmış. Bu konuşmalar doğrudan zihinsel anlamda “special effect”lere sebep oluyor. Yüksel Aksu nihayetinde omzuna Yörük yağlığını (poşu da diyor bazıları) atıp, elinde megafonla bir “okuyucu*”ya dönüşüyor; sıklıkla yaptığı gibi Fellini-vari bir çeşniyle ve Muğla ahalisiyle beraber, matbaa > davetiye > e-posta>WhatsUp> SMS> iMessage illâ da

6 Aralık 2025 Cumartesi

Fatih Akın’ın filmi Amrum hakkında: Zevk alamadım Alman kederinden!

Yahya Kemal Beyatlı’nı, “Kar Musikileri” şirinden, kendi kendime tekrar ettiğim nefis bir mısraı vardır: “Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.” der üstat. Bundaki melankolik/marazi durguyu besleyen unsurlar muhtemelen yüzyıllar boyunca yaşanan her türlü felaket olduğu kadar kuzey coğrafyasının yarattığı atmosfer olmalıdır. Ancak Yahya Kemal bu ağır ve bulaşıcı kederi duygudaşlık (empati) göstererek hissetse de, bin yıllık birikim eseri İslav Kederi’nde kalamaz. Üstat, zihnini işgal eden bir başka şehir ve ‘erganun’dan (org) çıkan ahenk yerine başka bir ahenge, Tanburi Cemil Bey’in yarattığı Şark ahengine dalar. Yani erganundan çıkan acılı İslav kederi notalarının üzerinden kendi âlemine akar ve Türk coğrafyasındaki derin daüssıla ve kederi duyumsadığını söyler. Okuyucumun aynı duyguyu hissetmesi için şiirin tamamını veriyorum: “Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu / Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu. “Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı / Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,“Bir erganun âhengi yayılmakta derinden, Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.“Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta, Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.“Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle / Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.“Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık, / Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!” … Dünyada ün kazanan Türk aslılı Alman yönetmen Fatih Akın’ın “Amrum” filmini izledikten sonra değerli iki sinema yazarı arkadaşımla yaptığımız uzun sohbet sırasında ara ara film hakkında da konuşurken aklımdan geçenler bunlardı. Fatih’in sanatında ne kadar ilerlediğini ve artık üstadane işlere imza attığını değerlendirdik. Doğrusu diğer arkadaşlarımdan bağımsız olarak filmin beni kendi dünyasına çektiğini, duygudaşlık (empati) yapmamı sağlayacak kadar sanatkarane olduğunu net biçimde söyleyebilirim. Bunda beis yok. Çünkü Fatih Akın, Amrum’da bunu başarmış. Fatih Akın filmin hikâyesini kendisi gibi bir yönetmen ve senarist olan Hark Bohm'un çocukluk anılarından yola çıkarak birilikte yazmış. Hikâye özetle şöyle: Nazi Almanya’sı savaşı kaybetmek üzeredir. Berlin ağır bombardıman altındadır ve bir SS subayı hamile eşini ve çocuklarını Amrum adasındaki küçük bir köye yollar. Büyük erkek evlat Nanning Bohm’u takip eden kamera onun gözünde bize bu kederli öyküyü anlatırsa da zaman zaman kamera bir tür “yönetmenin gözüne” dönüşerek Nanning’i çevreleyen uçsuz bucaksız ve soğuk doğaya döner. Bu doğa Spinoza’nın “tanrısını” hatırlatan bir donukluktadır ve çok mesafelidir: bir dilim beyaz ekmek, bıçak ucuyla sürülecek incecik bir katman tereyağı, bir tatlı kaşığı bal bulmanın nerdeyse imkânsız olduğu ada köyünde Nanning, Nazi yanlısı annesine ekmek, bal ve yağ bulma mücadelesi verir. Adadaki köylülerin en büyük mücadelesi ise kısıtlı kaynakları kullanarak hayatta kalabilmektir ancak öte yandan gizli gizli Nazizm’in yıkılmasını ummakta ve beklemektedirler. Bütün bu olup bitenlerden ortaya büyük bir keder duygusu çıkıyor ve finalde hikâyenin gerçek kahramanı Hark Bohm’un bu soğuk, kederli, can yakıcı manzarayı acılı bir yüzle seyrettiğini görüyoruz. Fatih Akın görüntü yönetmeniyle el ele vererek ortaya görsel standardı oldukça yüksek ve etkili bir atmosfer filmi çıkartmış. Coğrafyayı ta özüne kadar içselleştiren kamere filmin duygusunu seyirciye aktaran birinci etkene dönüşüyor. Fakat ben, bu kısa duygudaşlıktan sonra hemen Tanburi Cemil Bey’in nağmelerini işitmeye başladım. 1945’lerde yaşanan ve tekrar tekrar benzerlerini seyrettiğim bu hikâyelerin silik hayalleri Akın’ın görüntüleri üzerinde süperpoze oluşturmaya başladı, bulanıklaşarak yitip gitmeden şunları da düşündüm: bir tür “seçilmiş travma” haline gelen II. Dünya savaşı yıllarında yaşanan acılar, türevleri “tamam artık bitti” derken bir kere daha perdeye geliyor ve yine gelecek gibi görünüyor. En hafifi ile deja vu, en sert tabiri ile karabasan olarak! Ve evet süperpoze giderek bulanıklaştı, yerine çok canlı ve net biçimde Filistin (Gazze), Doğu Türkistan, Ukrayna görüntüleri düştü: yani anlatıcılarını bekleyen dünyanın gerçek sorunlarının fotoğrafları. Almanya sinemasından bağımsız olarak şunu da ekleyebiliriz. Ne yapmak gerek, yani Filistin, Doğu Türkistan, Ukrayna veya hali hazırda yaşanan büyük felaketler, acılar için Hollywood’da yani sermaye lobileri mi kurmalıyız? Yeni dağıtım ağları mı işletmeye alınmalı? Ne yapmalı ki sinema, Marksın dediği gibi “insanlığın gerçek sorunla ile hemen şimdi” ilgilensin? 🎬🎬🎬🎬 Amrum’un Künyesi: Yönetmen: Fatih Akın / Senaryo: Fatih Akın, Hark Bohm Görüntü: Karl Walter Linderlaub / Müzik: Hainbach / Oyuncular: Jasper Billerbeck, Laura Tonke, Lisa Hagmeister, Kian Köppke, Lars Jessen, Detlev Buck, Diane Kruger, Matthias Schweighöfer, Hark Bohm / Almanya Yapımı, 2025.

26 Ekim 2025 Pazar

Süreklilik ve değişim sarmalında Altın Portakal

Ülkemizin en köklü ve en istikrarlı (süreklilik) film şenliği Antalya Altın Portakal Film Festivali jürilerindeki klasik tertip ne zaman değişmeye başladı tam bilemiyordum. Birkaç defa benim de üyelik yaptığım SİYAD jürilerinin ne zaman kurulduğu konusunda hatırladığım bir şey yoktu. O zaman hafızasını internet sayfalarına kaydetmiş birine müracaat etmek gerek diye düşündüm. Editörü olduğu “sadibey.com” internet sinema sitesi ile, vefat edene kadar sinemamızın ‘hafız-ı kütüp’lüğünü üstlenen Agâh Özgüç’ün “Yeşilçamın Muhtarı” lakabını elinden almasa da onu yeni bir boyut getirerek tembel, aceleci, hazırlopçu yazar çizer takımı dâhil, yapımcısından oyuncusuna, yönetmeninden dağıtımcısına, set işçisinde kurgucusuna kadar bütün sinema camiasını “Sadi Abisi” unvanını alan Sadi Çilingir’i aradım. Selam verir vermez hal hatır faslını atlayıp doğrudan, “Festival tarihinde ilk SiYAD jürisi ne zaman oluşturuldu?”sorusunu sordum. Sadi Bey, “Emin değilim.” diyerek kendi internet sitesinin hafızasına başvurdu. Ben bu sırada netteki çoğu uyduruk bilgilerle dolu açık kaynaklara yönelerek kronolojik bilgi sunan vikipedi sayfa zincirine ulaştım. Allahtan bu sayfa Türkiye hakkındaki binlerce kelimeden oluşan palavralar yerine takvim bilgilerine göre düzenlenmişti. Sadi Bey ile sokak ağzıyla söylersem, epey bir harala gürele (çekişme anlamına gelen hır ile gür kelimelerinden üretildiğini düşündüm?) ederek sonunda 2008 tarihli 45. Antalya Altın Portakal Film Festivali kayıtlarında SİYAD adına rastladık. Nuri Bilge Ceylan’ın Üç Maymun filmi, En İyi Film seçilmiş ve adına SİYAD ödülü denmiş. Ama bu seçimi yapanlar kimlerdi onun bilgisi yok! Daha sonraki yıllarda da festival ana jürisi dışında oluşturulan iki önemli jüriden bir olarak SİYAD jürisi devam etmiş/etti. 57. Antalya Altın Portakal Film Festivalinde ben de SİYAD jüri üyesi olarak görev yaptım ama o yıl Başkan Muhittin Böcek Covid 19’a yakalanarak entübe edilmiş, filmler açık hava sinemalarında gösterilmiş, ana jüri, Film Yön ve SİYAD jürileri AKM Aspendos salonunda seyircisiz film izlemiştik. SİYAD jüri üyeliğimden önceki Büyük Jüri üyeliğim ise 2004 yılında 41. Antalya Altın Portakal Film Festivali sırasında gerçekleşmişti. Altın Portakal tarihindeki en büyük, en kapsamlı ve en verimli jüri olarak tarihe geçtiğini düşündüğüm bu seçici kurul, sanıyorum Osacar ödüllerini belirleyen Akademi topluluğunun bir minyatürü gibi düşünülmüştü. Sinema Yazarları, Film Yapımcıları, Salon İşletmecileri, Akademisyenler, Film Dağıtımcıları, Sinema Emekçileri, Yönetmenler, Senaristler, Oyuncular, Görüntü Yönetmenleri, Laboratuarcılar, Sanat Yönetmenleri, Kostüm Tasarımcıları, Ses Tasarımı ve Miksajcılar, Makyaj ve Saç, Kurgu, Film Müziği Bestecileri, Müzik Sektörü Temsilcileri ve AKSAV temsilcilerinden oluşmuştu. Büyük jüri, on bir ödülle Uğur Yücel’in yönettiği Yazı Tura Filmi’ni onurlandırmıştı. Geçmişe ait bu kadar malumatı vermemin sebebi, birkaç yıldır SİYAD jürisinin Altın Portakal’da yer almamsı. Fakat bunun nedenlerine uzun uzun girecek değilim. 12 Ekim tarihli yazımda Festival Sanat Direktörü Deniz Yavuz ile Tuncer Çetinkaya’nın röportajının bir kısmına yer vermiştim. Festival bu yıl “Sinema Yazarları Jürisi” adını alarak daha değişik bir yol ile oluşturulmuş. Basınla ilişkileri ve haber akışını doğru ve hızlı biçimde sağlayan Zümrüt Batuhan’ın aktardığı son habere göre, Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, sinema yazarı Sungu Çapan’ın adını, “Sungu Çapan Sinema Yazarları Jürisi”yle yaşatmaya karar vermiş. Yani bundan sonra bir süre Altın Portakal’da sinema yazarları seçici kurulunda SİYAD jürisi adı geçmeyecek. Sungu Çapan Sinema Yazarları Ulusal Jüri’sinde ise bu yıl; Doç. Dr. Gül Yaşartürk (SİYAD üyesi), Prof. Müjgan Yıldırım ve Prof. Bojidar Manov, Uluslararası Yarışmanın Jürisinde ise Vecdi Sayar (SİYAD üyesi), Özge Çeliktemel ve Ingrid Beerbaum var. Demek ki, “Bir nehirde iki defa yıkanılmaz.” diyen bilgelerin sözü bir kere daha doğru çıktı. Hayat binlerce, on binlerce belki tahmin edemeyeceğimiz sayılarda değişkenin yapılıp, yıkılıp yeniden yapıldığı bir lego gibi sürekli oluş halinde. Onlarca yıldan beri Türk sinemasının nabzının attığı bu festivallerde de pek çok şey değişiyor ve değişecek. Herakleitos’tan beri dillerden düşmeyen “Herşey akar.”, “Değişmeyen tek şey değişimdir.” sözleri de aynı mealdedir. Yaşayıp göreceğiz!

62. ULUSLARARASI ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ, SİNEMANIN EN “KALPTEN” HALİYLE SİNEMASEVERLERE MERHABA DEDİ

2 Kasım’a kadar sürecek sinema coşkusu başladı; 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, “kalpten” bir açılış töreniyle sinemaseveleri ve Antalyalılar’ı selamladı. Festival, pek çok farklı etkinlikle şehrin dört bir yanında sinemanın bütün renklerini yansıtacak. Türkiye’nin en köklü sinema şenliği, sinemanın en “kalpten” halini Antalya’dan bütün dünyaya sunmak üzere bir kez daha perdelerini açtı. Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen 62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 25 Ekim Cumartesi günü, geleneksel kortejle başladı. Sinema ve televizyon dünyasının sevilen isimleri, Antalya sokaklarında seyircilerinin sevgi ve hayranlık dolu coşkusuyla karşılandı. Korteje katılan sanatçılar arasında Serap Aksoy, Settar Tanrıöğen, Ezel Akay, Mahmut Cevher, Kaan Çakır, Mehmet Kurtuluş, Korhan Yurtsever, Mircan Kaya, Aybars Kuday, Cem Yiğit Üzümoğlu ve Yosi Mizrahi de vardı. Türk ve dünya sinemasının önde gelen isimlerini, sinema heyecanıyla dolu genç yetenekleri ve sinefilleri bir araya getiren gece; kırmızı halı töreninin ardından Cansu Canan Özgen ve Alpdoğan Esenoğlu’nun sunumuyla başladı. Ömer Vargı: Söz veriyorum, biz adaletli davranacağız Gecede konukları selamlayan, Ulusal Jüri Başkanı, yönetmen Ömer Vargı, konuşmasına, “Sevgili filmseverler, sinemaseverler” diye başladı ve bu hitabına şöyle açıklık getirdi: Bir protokol sıralaması yapmadan selamlamak istedim. Sinemanın böyle bir özelliği vardır; filmi izlerken okuma yazma bilmiyor olabilirsiniz, profesör olabilirsiniz, çöpçü olabilirsiniz, üst düzey yönetici olabilirsiniz ama herkes aynı duyguları paylaşır. Bunu günlük hayatlarında belki yapamazlar çünkü bir arada bulunamazlar. Dünyanın ve ülkemizin hak ve adalet konusunda çok zorlu bir dönemden geçtiğine değinen Vargı, “İnşallah bu festival çok güzel geçecek ama önümüzdeki seneki festivalin daha da güzel geçmesini diliyorum. Belki de bu duygularımıza çözüm bulacağız. Jüri adına şunun sözünü verebilirim ki biz adaletli davranacağız” diye konuştu. Geceye; Muhittin Böcek ile Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel de mesaj gönderdi. Böcek, mesajında şu sözlere yer verdi: “2019’da tekrar özüne döndürdüğümüz Altın Portakal’ın açılışında aranızda olmayı çok isterdim. Fiziken aranızda olmasam da kalbim, heyecanım ve mutluluğum, o salonda sizlerle birlikte. Antalya her yıl olduğu gibi bu yıl da sinemanın, emeğin, özgürlüğün kenti olmayı sürdürüyor. Yıllardır bu kente hizmet ederken hep şuna inandım; sanat, bir toplumun en güçlü nefesidir. Adaletin, eşitliğin, özgürlüğün olmadığı yerde sanat da eksik kalır. Biliyorum ki Antalya’nın kalbi her şeye rağmen yine ‘kalpten’ atıyor. Bu festival sadece beyazperdeye değil emeğe, dayanışmaya ve hakikate ışık tutuyor. Bu ışığın hiç sönmemesi için emeği geçen herkese teşekkkür ediyorum. Bugün yanınızda olamasam da biliyorum ki Antalya yine dimdik ayakta; sinemanın, insanlığın ve umudun yanında” Özgür Özel ise mesajında “Sinema dünyamıza çok değerli isimler kazandırmış Altın Portakal Film Festivali’nde ödül alacak tüm sinema emekçilerimizle birlikte yarışan bütün isimlerin, sinemamızın dev isimlerinin açtığı yoldan sanat dünyamıza giden yolculuklarda da büyük katkılar yapacağına yürekten inanıyorum” ifadelerini kullandı. Gecenin açılış konuşmasını ise Festival Başkanı ve Antalya Büyükşehir Belediye Başkan vekili Büşra Özdemir yaptı. Özdemir, sözlerine; “1964 yılında Dr. Avni Tolunay’ın önderliğinde açılan sanat perdesini, bugün yine aynı heyecanla, aynı tutkuyla ve kalpten bir inançla aralıyoruz. Ve biliyoruz ki festivalimiz yalnızca filmlerin değil özgürlüğün, dayanışmanın ve umudun da perdesidir. Bu perde, insanlığın ortak vicdanı ve hakikatin ta kendisidir” diye başladı. Sinemanın her koşulda ‘hakikat’i aradığını dile getiren Özdemir, konuşmasını şöyle sürdürdü: Bugün bu salonda yalnızca bir festivalin değil bir inancın, emeğin, bir yolculuğun da başlangıcındayız. Birlikte izleyeceğimiz her film bizi birbirimize biraz daha yaklaştıracak ve yeniden hatırlayacağız ki sanat; güzel ülkemizin kalbidir ve o kalp attığı sürece güzel günlere olan inancımız tükenmeyecektir. Bu geleneği yalnızca yaşatmak değil geleceğe taşımak da hepimizin en büyük sorumluluğudur. 25 Ekim’in aynı zamanda Muhittin Böcek’in de doğumgünü olduğunu hatırlatan Özdemir, “Belki bugün bu salonda değil ama onun emeği, inancı ve Antalya’ya duyduğu o büyük sevda burada, bu festivalin her ışığında, her kalp atışında bizimle” dedikten sonra festivalden Böcek’e şöyle seslendi: “Adalete, özgürlüğe, umuda ve güzel günlere inancımızla doğum gününüzü kutluyor, size kalpten gelen sevgimizle güçlü alkışlarımızı gönderiyoruz” Özdemir, sözlerini; “Kalpten bir inançla diliyorum ki sinemanın ışığı, Antalya’dan tüm dünyaya yayılsın! Bu festival; kalpten bakan, kalpten hisseden herkes için umut olsun!” diyerek sonlandırdı. Onur Ödülleri, usta oyuncular Serap Aksoy ve Settar Tanrıöğen’e Aksoy: “Bu sevgisizlik ve açgözlülük bitsin artık! Gecenin ilk Onur Ödülü’nü, Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkan vekili Büşra Özdemir, usta sanatçı Settar Tanrıöğen’e takdim etti. Tanrıöğen “Çok şaşkınım, ne diyeceğimi bilemiyorum. Festivalde filmim olmamasına rağmen ödüle layık gören festivale teşekkür ediyorum” dedi. Usta oyuncu Serap Aksoy ise Onur Ödülü’nü, Cem Yiğit Üzümoğlu’nun elinden aldı. “Ödülü, haksız ve hukuksuz şekilde özgürlükleri ellerinden alınan herkes için kabul ediyorum” diyen Aksoy, konuşmasını şöyle sürdürdü: İnsafsız bir insan acıları çağındayız. Cehennemin ortasında insanlığımızdan utanarak, sanatın iyileştirici gücüne sığınarak yaşama savaşı veriyoruz. Bu sevgisizlik ve açgözlülük bitsin artık. Sinema Emek Ödülü: Feride Çiçekoğlu “Gülmeyi cezaevinde öğrendim” Bu yılki Sinema Emek Ödülü’nün sahibi, senarist- yazar Feride Çiçekoğlu, ödülünü; Sinema Emekçileri Sendikası (SİNE-SEN) Genel Başkanı Galip Görür’den aldı. Çiçekoğlu, teşekkür konuşmasına mizahî bir tonda başladı: “Üçüncü kez buradayım; ilkinde senaryo yazmanın öğrencisiydim. İkincisi, çok sevgili öğrencim Selman Nacar’ın filmine verdiğim destek dolayısıylaydı. Şimdi de artık herhalde ‘üçledik’ diye mi, artık yeter diye mi; öyle algılanmasın diye vurguluyorum” Çiçekoğlu, sözlerini; “Gülmeyi cezaevinde öğrendim. Orada yaşamak için gülmek zorundasınız. Emin olun; içerdekiler daha güçlü, daha kuvvetli çıkacak; yeni hikayeler olacak. Çıktıklarında onları yine bu sahnede alkışlayacağız” diye tamamladı. Görür ise “Sinemanın ışığının düştüğü yerde vardır hayat vardır, denir. Ama bugün Gazze’de çocukların üzerine karanlık yağıyor. Gazze’ye ışık olalım” şeklinde konuştu. Başarı Ödülleri Merve Dizdar ve Selahattin Paşalı’ya: “Antalya seyircisi şahane!” Açılış töreninde genç ve başarılı oyuncuları motive etme amacıyla sunulan Başarı Ödülleri de sahiplerini buldu. Bu yıl Merve Dizdar ve Selahattin Paşalı’nın layık görüldüğü ödüllerin ilkini; festival Uluslararası Jüri üyesi, oyuncu Mehmet Kurtuluş, Merve Dizdar’a verdi. Dizdar, “2022’de ‘Kar ve Ayı’ filmiyle En İyi Kadın Oyuncu ödülü aldığımda da beni en çok Antalya seyircisi heyacanlandırmıştı. Seyircilere teşekkür ederim; şahanesiniz! Biraz dünyadan, her şeyden uzak, sadece film konuştuğunuz harika bir hafta diliyorum hepinize” sözleriyle ödülünü aldı. Başarı Ödülü’nün bir diğer sahibi, oyuncu Selahattin Paşalı ise törene, video mesajıyla katıldı. Paşalı, mesajında şunları söyledi: “Aileme miras kalacak bu geceye katılamadığım için çok üzgünüm. Meslekî yolculuğumuzu takdir edip bizi onurlandıran ve geleceğe yönelik sorumluluk veren festivale tüm kalbimle teşekkür ediyorum. Bu bireysel bir ödül değil; bunu, meslekî yolculuğumda üzerimde emeği olan herkese armağan ediyorum. Ödülü Merve’yle paylaşmam ayrıca anlamlı benim için: 2017’de tiyatroda yollarımız kesişti Merve’yle. Şimdi ülkemizin en köklü film festivalinde başarı ödülünü paylaşıyoruz” Cansu Baydar: Yakılan cadıların torunları, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek meramını anlatacak! Gecede; “Neredeyse Kesinlikle Yanlış” adlı kısa filmi ile Altın Portakal dahil pek çok ödülün sahibi olan genç yönetmen Cansu Baydar’a ise Genç Sinemacı Başarı Ödülü verildi. Ödülünü, yönetmen Ömer Vargı’nın elinden alan genç yönetmen Cansu Baydar, “İkinci kez bu sahnede olmak çok heyecan verici. İşini obsesyon derecesinde tutkuyla yapan ekibimizin emeği sonucunda buradayım. Çok teşekkür ediyorum” dedi. Baydar, sözlerini; “Biliyorum ki bir zamanlar yakılan cadıların torunları, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek meramını anlatmaya devam edecek” diyerek tamamladı

19 Ekim 2025 Pazar

KONFOR ALANIMIZIN DIŞINA ÇIKMALI MIYIZ?

Biz, konfor alnımızın dışına çıkmalı mıyız?   Bazı insanlar vardır ki, haklarında “Bu kişilerin beyinleri uranyum piliyle mi çalışıyor ki, enerjileri, araştırma hevesleri ve en önemlisi merakları hiç bitmiyor?” diye düşündüğüm çok olmuştur. Bizden ilk aklıma gelen iki isim; Peyami Safa ve Erol Güngör. Batı dünyasında ise yüzlerce örnek saymak mümkündür. Ben bunlardan biri hakkında biraz bilgi sahibiyim. Türkçeye çevrilmiş eserlerini okudum ki, bunlardan biri olan İslam’ın Güler Yüzü adlı eserinde bu hanım, “ihtiyarlığın insanoğlunun merak duygusunu kaybetmesiyle” başladığını yazmıştır. Bu fikrini hafızama kazımıştım.   Geçen gün sosyal medyadaki bir gönderide, ortadan ikiye ayrılmış bir tarafı genç bir tarafı yaşlı bir kadın yüzü resminin altına şunlar yazılıydı. UNESCO’nun Yaşlılık Tanımı: Bir insan konfor alanının dışına çıkamıyorsa; Yeni şeyler öğrenmiyorsa, şaşırmıyor ve çoğu şeyi bildiğini düşünüyorsa; Merak etmiyor, keşfetmiyorsa; Geçmişte, anılarında yaşıyor ve sürekli eskiyi tekrarlıyorsa yaşlıdır!   Fransız düşünür Eva de Vitray-Meyerovitch(Müslüman olduktan sonra Havva adını kullanmış), hayatı boyunca incelemiş, araştırmış ve “gerçek nedir?” sorusunun peşinde koşup ona ulaşmaya çalışmış bir bilim kadınıydı. Mesela İslam dinine geçmeye karar verdikten sonra, eski dinine ihanet etmediğinden emin olabilmek için üç yıl boyunca ilahiyat eğitimi almış ve ilk İncilleri okuyabilmek, “baba ve oğul” zırvasının gerekçesini öğrenebilmek için Yunanca öğrenmiştir. Sonunda merak ve hakikat arayışındaki bu hanım, bütün faniler gibi vefat etmiş, vasiyeti üzerine Türk dostları cenazesini Konya’da Şems’in türbesine defnettirmiştir.   Altmış küsur yaşını aşmış bendenizin mütevazı yaşantısındaki dinamiklere gelirsek… Zannederim yüzde elli yüzde elli sabitlenmiş bir denge söz konusu. Doğrusunu söylemek gerekirse, “konfor alanımı” sık sık ihlal ediyorum! Yeni şeyler öğreniyorum. Bilhassa yapay zekâ, bilgisayar programları ve otomobil motor tamirine hastayım! Evet, çok şaşkın değilim ama çok bildiğini sanan ahmaklar ordusundan terhis olalı da uzun zaman oldu! Merakımın pusulası yön değiştirdi. Haritamda gündelik siyaset yok. Politikacıların insanları hangi rejimle nasıl yönetmeleri gerektiğini değil,"yönetmeli mi yönetmemeli mi?" tartışmasının nasıl sonuçlanacağını merak ediyorum! Geçmişte kalmamak için, anılarımı yazılarıma katarak bir anlamda nesnelleştirip kaydediyor ve gündemimden çıkartmaya çalışıyorum. Yeni anılar biriktirmeye başlayalı uzun zaman oldu! Sizler de kendinizi test edin bakalım, ne durumdasınız?

15 Ekim 2025 Çarşamba

ANKARA FİLM FESTİVALİ

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından düzenlenen, bu yıl 13-21Kasım 2025 tarihlerinde gerçekleşecek 36. Ankara Film Festivali’nin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda değerlendirilecek filmler belli oldu. Ankara’da ilk kez seyirciyle buluşacak sekiz film, Mahmut Fazıl Coşkun’un başkanlığındaki jüri tarafından değerlendirilecek. Festivalde bu yıl, Emine Emel Balcı’nın “Buradayım, İyiyim”, Hasan Tolga Pulat’ın “Parçalı Yıllar”, Mustafa Emin Büyükcoşkun ile Semih Gülen’in “Atlet”, Özkan Çelik’in “Perde”, Seyfettin Tokmak’ın “Tavşan İmparatorluğu”, Şeyhmus Altun’un “Aldığımız Nefes”, Tunç Davut’un “Kesilmiş Bir Ağaç Gibi” ve Ziya Demirel’in “En Güzel Cenaze Şarkılar” adlı filmleri jüri karşısına çıkacak. 30 film başvurusu arasından Ulusal Uzun Film Yarışması’nda yarışacak sekiz filmi akademisyen ve sinema yazarı Ece Vitrinel, sinema yazarı ve yazar Murat Erşahin ile Ankara Film Festivali Direktörü İrfan Demirkol’dan oluşan Seçici Kurul belirledi.