Coşkun Çokyiğit
22 Şubat 2026 Pazar
Chopin’in Yüreği!
Adı geçtiğinde çoğu insanın “Ha şu Cenaze Marşı’nın bestekârı…” diyerek tanıdığını sandığı ama Çarlık Rus ordusunun ezip geçtiği memleketi Polonya’nın hasretiyle yaşayıp ölen… Paris’in kirli, vebalı, kireçli caddeleri boyunca sıralanan, frengi ve verem üreten sefih konaklarda icra ettiği müzik karşılığında sömürgeciliğin öncü kodamanlarından aldığı bahşişlerle yaşamak zorunda kalan…
Öldükten sonra kalbinin cesedinden çıkarılarak Polonya’ya götürülmesini isteyecek kadar vatansever bu büyük bestekârı aslında pek tanımadığımızı bazen bir film izledikten sonra idrak etmeye başlarız. Tabii bir müzik dehasını sadece müziğine veya müzik sanatına göre tanımak, anlamak ve değerlendirmek başka onu bütün hayatı, geçmişi, geleceği, hâli ve duyguları ile anlamaya çalışmak daha başka bir şeydir. Sinema sanatının görsel işitsel illüzyonuna maruz kalıp tanımaya başlamak da daha başkadır ki, işte ben o illüzyona maruz kaldım!
Başlayıp bittiği âna kadar bir dakika bile beyaz perdeden gözümü ayıramadığım bu harika filmin adı tahmin ettiğiniz gibi “Chopin”. Yönetmen Michal Kwiecinski’in Bartosz Janiszewski’in senaryosundan peliküle aktardığı “Chopin, Chopin!” (2025) sözü edilmekten çok seyredilmeyi hak eden harika filmlerden. Hatta geçen hafta olumsuz yönlerini öne çıkararak eleştirdiğim Hamnet filmiyle tür olarak benzerlikleri de var.
Chopin, Hamnet’e göre daha sade ve dürüst bir film. Hamnet’in gizliden gizliye taşıdığı “Ben çok iyi bir filmim” kasılmalarından hiçbiri onda yok! Öyle bir kasılma yerine dönemin Paris şehrini yansıtışındaki, “Dark Bohemian” tercih tek kelimeyle büyülüyor. Bugüne kadar sinema yoluyla maruz kaldığım en etkileyici dönem sahnelemelerinden biri hatta birincisi Chopin filmindeki atmosferdir.
Kasvetli, kederli, dağınık, dramatik ve elbette hastalıklı veya var olan hastalığı besleyen, büyüten mekânlar, anlatıyı o kadar derinden destekliyor ki, kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Belki şunlar söylenebilir: Nota kâğıtlarının sonbahar yaprakları gibi sağa sola savruluşu, vazolarda artık birer iskelete dönmüş kurumuş çiçekler, eğir büğrü mumluklarda urlaşmış mumlar, kirli kadehler, ışığı emen ağır kadife perdeler, koyu renkli kasavet yayan eşyalar… Ve genel olarak mum ışığında görebildiğimiz ince uzun bir yüz, veremden ve sefihlikten kararmış iki göz çukuru…
Sinema filmi olarak Chopin filmiyle ilgili daha fazla teknik ve sanatsal analiz yazılabilir ama beni filmin sanatsal yanı kadar etkileyen şey (Belki de bu kaliteli sanatsal anlatım sayesinde) piyanistin vatan hasreti oldu. Chopin’i dolunayda başını gökyüzüne dikip uluyan bir kurt kadar yalnız, acılı ve çaresiz buldum. Özellikle cesedinin Paris’te kalmasına razı olup kalbinin sökülerek ülkesine götürülmesini istemesi vatan hasretini dindireceğini umması çok dramatikti.
Vatan hasretiyle ölmek
Rus işgaliyle bitkisel hayata giren Polonya’nın vatan hasreti çekerek ölen büyük sanatçısı Chopin’in talihsizliklerini düşünürken Rus emperyalizminin mahvettiği bir başka vatan Kırım’a hasret içinde ölen Türk romancı Cengiz Dağcı’yı hatırladım.
Rusların Almanlarla olan ve sonuna doğru iyice kirli bir hâl alan savaşta (Katin Katliamı vs.) ülkesi Kırım’ı ilhak eden Rus ordusunda zorunlu olarak askerlik yaptırılan Cengiz Dağcı bir daha dönemediği vatanına hasret çekerek hayata veda etmişti. Londra’daki sürgün yıllarında bir zamanlar Puşkin’e dahi ilham veren “Ak Toprakları” romanlarında anlattı. Onun dili sadece üslupkâr bir edebi lisan değil, kaybedilmiş bir vatan ve dört bir yana sürülmüş Kırımlıların hafızasıydı. 22 Eylül 2011’de hayata gözlerini yumduğunda son dileği “vatan toprağına defnedilmek” arzusu önce gerçekleşmedi. Hasret acısının nabzı belki hala vuran naçiz bedeni Aralık 2011’de Akmescit civarındaki Kızıltaş’ta ak topraklara kavuştu. Dağcı, en azından Chopin gibi bedeni başka yerde kalbi kendi ülkesinde gömülme talihsizliğine uğramadı. Yıllar boyunca hasret çektiği ülkesinde ebediyen uyuma bahtiyarlığına erişti.
15 Şubat 2026 Pazar
Shakespeare’in ölümlü sabisi Hamnet’ten ölümsüz Hamlet’ine doğru acıklı yolculuk
On üç yaşımda olsaydım ve ailem bana, yaş sınırı 13+ olan Hamnet filmini izletseydi ne olurdu? Muhtemelen, bugün aklı başında hükümetler tarafından on altı yaşındaki çocuklar için çıkartılmak istenen sosyal medya yasaklarına değgin içeriklere maruz kalmış ve ruhen istismar edilmiş, ergenliğe adım atmak üzere bir “sabi” gibi görünürdüm. Kafası karışmış, cinsel ve duygusal yönden çok fazla etkiye maruz kalmış, bu yüzden geceleri kâbus görme ihtimali yüksek bir sabi! Hastalık hastası olur, ölüm korkusuna bile kapılırdım. Üstelik filmde Hamnet’in anne ve babasının “soft-porn” masa üstü seks sahnesini hazmedebilmem imkânsız olurdu. Geleneksel Hristiyan dindarlığına karşı pagancı güzelleme yapan orman cadılarından taraf anlatısıyla kafam iyice karışır manevi dengemi tamamen kaybederdim!
***
Bir çocuk değil bir yetişkin olarak ise yönetmen Chloé Zhao’nun çok konuşulan ve tartışılan bu filmi hakkında karar vermekte güçlük çekiyorum. Yapılan onlarca eleştirideki gibi şu ikilemi yaşıyorum. Hamnet filmi, “Hamlet”in yaratılışına giden özgün bir kurmaca mı, tarihi gerçeklerden uzak fazla kurgusal bir zorlama/abartı mı? Hamnet, natüralist bir yapım mı, Terrence Malick tarzına öykünen zorlama bir şairanelik mi? Finaliyle, arındıran ağrı ve derin bir yas hikâyesi mi, seyirciyi gözyaşlarına boğmak için tasarlanmış bir atraksiyon mu? Ve bunun gibi pek fazla soru.
***
İkirciklenmelerimi bir yana bırakayım: bu ağır tempolu, seyircisinin duygularıyla hileli biçimde oynayan, yönlendiren -ve özellikle, altını çizerek söylüyorum- Lars von Trier’in 2015 yılında izlediğimiz Deccal’inden tematik ve görsel ödünçlemeler yaptığı kanaatine vardığım Hamnet’in matematiği üzerine çok fazla hesaplamalar yapılmış olduğu fikrinde karar kıldım. Filmin eklektik atmosferinden başka bir havada, istisnaî iki sahnesi var ve bu sahneler ustalıkla birbirine bağlanıyordu: Hamnet ve ikizi Judith’in birbirlerinin kıyafetini giyip babaları Shakespear’in karşısına geçerek kandırmaca oyun oynadıkları planlar zekice kurgulanmış mutluluk tablosuydu. Bu kandırmaca oyunun bağlandığı sahne ise tam tersi trajikti ve sağlanmak istenen duygu yoğunluğu hedefini en üst seviyeye çıkarıyordu. Veba hastalığı yüzünden ölüm döşeğinde yatan ikiz kız kardeş Judith’ten ümit kesilmişken Hamnet, babası gibi Azrail’i dahi kandıracağın sanarak kardeşinin yanına uzanıyor, “yerine ölme” dilek ve yakarışında buluyordu. İşte Hamnet’in ağır atmosferini içselleştirebildiğim, filmle duygudaşlık bağı kurulabildiğim sahneler bunlardı.
***
Chloé Zhao, bir kısım seyircinin salondan dili tutulmuş, büyülenmiş gibi çıktığı, bazı seyircilerin ise sıkılmış ve rahatsız olmuş biçimde oflayıp pufladığı Oscar ödüllerine aday bir film çekmiş. Yarışacağı filmler arasında benim, ödül değil delikli kuruş vermeyeceğim Frankenstein ve Sinners de var. Oscar’a aday bir başka film daha var ki, işte o, bendenize göre Oscar heykelciklerini toplaması gereken Paul Thomas Anderson’ın “One Battle After Another” filmidir. Sanıyorum Akademi ödülleri üzerinde gözle görülür bir etkisi olan Yahudi asıllı Amerikalı yapımcı-yönetmen Steven Spielberg, Hamnet’ten yana tavır alacak ve sanıyorum Hamnet en büyük ödüllerden bir kaçını toplayacak!
AKM Yeşilçam Sineması’nda basın gösterimi yaptım!
008 ŞUBAT 2026
Başkalarının hayatını anlatan, başkalarının yazıp yönettiği filmleri izlemek için yıllarca basın gösterimlerine katıldım. 11 Şubat Çarşamba günü ise 2023 yılında çektiğim Kurgu ve Gerçek (Maraşlı Şeyhoğlu) belgeselim için bizzat ben, basın ön gösterimi düzenledim! Başlangıçta bu gösterim arkadaşlarım Ali Ulvi, Alican Sekmeç ve Gökşen Aydemir ve katılmak isteyen başka sinema yazarları için özel olacaktı. Onlara verdiğim sözü yerine getirme partisi yapacağım derken, “madem Reis Çelik’ten AKM Yeşilçam sinemasını kiraladım, üstelik salon yüz kişilik, o halde bunu daha geniş tutmam lazım” diye düşündüm.
Davete icabet eden konuklarım şunlardı: TV dünyasının unutulmaz sunucusu Zeynep Kasımlıoğlu, belgesel sinemacılığımızın yüz akı Sevinç Yeşiltaş, İKSV’de üstlendiği görevleri başarıyla yürüten ve hâlen iletişim ve operasyon yöneticisi olan 40 yıllık arkadaşım Nuray Muştu, Kültür ve Turizm Bakanlığı deneyimli yöneticilerinden İlknur Ulu, Yönetmen Hakan Gürtop, kostüm tasarım dalının güzel ve yetenekli temsilcisi Tülin Beceren, Görüntü Yönetmeni Cidal Canpek, Türkolog Yusuf Gedikli, yayıncı, eğitimci ve 12 Eylül sonrası beraber Dağarcık dergisini çıkarttığımız arkadaşım Dursun Güleryüz, SETEM Başkanı ve yönetmen Mehmet Güleryüz, 2000’li yıllardan bu yana basın ön gösterimlerinin ve festivallerin “kamberi”, gençlerin Sadi Abisi, Sadi Çilingir, sinema yazarı arkadaşlarımdan Nusret Şen, çalışkan ve mağdur sinema yazarı Kerem Akça, vefakâr ve sinemakolik Caner Ural, AA’ndan işinin ehli ve ciddiyetle çalışan muhabir Ümit Aksoy, ANKA Haber’den gazeteci Hilal Solmaz, yazar Nadir Emrah Sepicigil ve tabii nazik ev sahib, AKM Yeşilçam Sineması’nın tecrübeli yöneticisi Burcu Karakaşı.
Sizce bir film eleştirmeni gösteri başlamadan seyircisine ne demelidir? Ben şunları söyledim: “Eleştiriye tahammül edemeyen gelişmeye direniyor demektir! O yüzden beni acımasızca eleştirebilirsiniz.” Peki, ne oldu dersiniz? Tabii ki acımasızca eleştirildim.
Oh oldu bana!
8 Şubat 2026 Pazar
Dr. Yusuf Gedikli Armağanı
On iki Eylül 1980’nin alacakaranlık günlerinden beri tanıdığım Yusuf Gedikli Ağabey’in hayata, geleceğe ve Türk kültürüne bakışındaki ciddiyet ve tutarlılık hiç değişmedi. Bu karakter yapısı Dr. Yusuf Gedikli’nin “dil bilimci ve Türkolog” payelerini almasına, muhiti ve okurları tarafından dikkat ve sevgiyle takip edilen bir fikir adamı olmasına kadar yükselmesini sağladı. Öğrendiğim kadarı ile çocukluk ve ilk gençlik yıllarında karşısına çıkan çetin şartlar onun istikametini belirleyen sınavlar olmuştur demek yanlış olmaz. Üstelik gündelik hayatın hayhuyu arasında çoğumuz maişet tedarik etmekten ibaret bir hayat sarmalına düşmüşken o, elli civarında basılı eser ve 700 kadar makaleyi Dünya Türkoloji kütüphanesinin raflarına dizmeyi başardı. İşte bu ciddi skor, dava arkadaşlarının onu şahane bir yolla alkışlamasına vesile oldu.
***
Sevil Abbasova (İrevanlı) ile Hayri Ataş, “Bilimin Işığında ve Türkçe aşkıyla - Dr. Yusuf Gedikli Armağanı”nı isimli şahane bir eser hazırladı. Dört bölümden oluşan eserin birinci bölümünde, Dr. Gedikli’nin hayat hikâyesi ve seçme bibliyografyası yer alıyor. İkinci Bölümde Yusuf Gedikli’nin şahsiyetiyle ilgili Sevil Abbasova , Hayri Ataş, Orhan Gedikli, Şelale A. Hümmetli, Ömer Kul, Nermin Özcan Özer, Mehmet Nuri Yardım ve Közhan Yazgan’ı yazıları bulunuyor. Son bölümde ise ilimi makaleler ve Azerbaycan’dan Sona Çerkez’in “Şiirler”ine ve Türkiye’den Hasan Halakaçayır’ın “Doğu Türkistan için şiirler” başlıklı manzum eserlerine yer veriliyor. Armağanda ayrıca Dr. Yusuf Gedikli ve ailesine ait 32 fotoğraf var. Eserin bilimsel makaleler bölümümde yer alan birbirinde değerli Türologların yazıları ise gençler tarafında okunup hazmedilmesi gereken bir kültür mirası niteliği taşımakta.
***
Bu kıymetli armağan kitabın takdim törensi ise birkaç gün önce 4 Şubat Çarşamba günü Türkiyat Enstitüsü’nde düzenlendi. Törende Prof. Ömer Kul, kitabı hazırlayan Sevil Abbasova (İrevanlı) ve Hayri Ataş, TADAV Başkanı Közhan Yazgan, Prof. Fethi Gedikli, Prof. Orhan Gedikli, Prof. Nermin Özcan Özer, Prof. Ahmet Kanlıdere, Gazi Altun, Erol Cihangir, Orhan Aras, İsmail Küçükılınç, Dr. Yusuf Gedikli hakkında düşüncelerini aktardıl.
***
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Fethi Gedikli kitabı hazırlayanlara teşekkür ettikten sonra kendinden beş yaş büyük olan ağabeyi Yusuf Gedikli'yi şöyle anlattı: “Biz köyde doğduk büyüdük. Bizim zamanımızda kütüphane yoktu. Ağabeyim bugünkü çocuklar gibi harçlık almadığı halde kitaplar satın alıp evde küçük bir kitaplık oluşturmuştu. Ağabeyim hem kitap tutkusu hem de örnek davranışlarıyla benim önümü açtı. Yapabildiğim bir şey varsa önümdeki örnekten almışımdır. O, adeta yaptığı bu işleri yapmak için bu dünyaya vazifeli gelmiş bir adamdır. Aşk ile samimiyet ile gece gündüz çalışan bir insandır. Özellikle son yıllarda yoğunlaştığı eski Türk kavim ve kişi adlarının köken bilgisi konusunu düşünmekte ve onları çözmeye çalışmaktadır. Onun geniş bilgisi ve arşivi yanında güçlü bir seziş yeteneği de başarılı çalışmalar yapmasında önemli bir amildir.”
***
Dr. Yusuf Gedikli’nin arkadaşı Türkolog Prof. Dr. Ahmet Kanlıdere de şöyle dedi: “Şunu da hatırlatmak gerekir ki, bu kitaptan (Bilimin Işığında Türkçenin Aşkıyla Dr. Yusuf Gedikli Armağanı, Post Yayınevi, 2025) evvel Hüdavendigar Onur’un hazırladığı “Yusuf Gedikli itabı”neşredilmiştir. O kitapta Gedikli’nin biyografisinden başka yazdığı, düzenlediği ve aktardığı eserleri ile makalelerinin tam bir listesi de verilmiştir. Müthiş bir liste bu! 700 civarında makale! Sadece bu listeye bakmak bile Yusuf Bey’in ne kadar gayretli, velut bir ilim adamı olduğunu göstermektedir. Eserleri, Türkoloji’nin neredeyse tüm konularını kapsamaktadır: Azerbaycan edebiyatı, yakın dönem Türk tarihinin meseleleri, eski Türk dili, folkloru, edebiyatı. Türklüğü ilgilendiren hemen her meseleye ciddiyetle eğilmiştir.”
***
Dr. Gedikli ise her zamanki mütevazılığıyla, “Benim için bir kitap yazıldı, bir armağan hazırlandı ve bir takdim toplantısı düzenlendi. Yaşarken herkese nasip olmuyor, mutluyum, mesudum, bahtiyarım” sözleriyle son noktayı koydu.
NOT:
Dr. Gedikli’nin hitap ettiği konukları arasında Olga Radova, Kadriye Ataş, Gül Gedikli, Asiye Dolunay Gedikli, Ömer Seçilmiş Gedikli, Ömer Hakan Özalp, Osman Aksoy, Şamil Kucur, Mustafa Küçük Eyüp Zengin, Halil Gürbüz, Ümit Gezgin, Mehmet Cengiz, Batuhan Pınar da bulunuyordu.
1 Şubat 2026 Pazar
Maraş’ın makûs talihi ve çevresel hafıza
Bazı şehirler kuruldukları günden itibaren talihsizlikler yaşarlar. Ya kurucu halkına kıran girer, liderleri ölür ve topluluk dağılır, ya sel-seylap yatağına veya hayvanların göç yollarına kuruldukları için ya sele gider veya kitlesel hayvan göçleri sırasında sürüler tarafından çiğnenirler. Bazen talihli topluluk iseler dam seviyelerini hayvanların yolları altında tutarlar böylece ezilip telef olmazlar ama bir şekilde o bölgede tutunamaz olurlar.
Birazcık araştırma yaptığımda gördüm ki, bu tür yerleşimlerin kuruluşları sırasında hep aynı yanlış yaklaşımlar sergileniyor. Şehri kurdukları yeri boş arazi farz etmek, hayvanların göçünü ve diğer hayati eylemlerini gelip geçici zannetmek, yaşam alanı bölgesi kurgularken sadece kendilerini düşünmek… Oysa hayvanların yaratılıştan gelen tabiat hakkındaki bilgilerini dikkate olmak bile felaketlerin önüne geçmeye yetebilirdi: Örneğim ise insanımızın geçmişte yol yapımı sırasında eşeği bir mühendis gibi kullanılması gerçeğidir.
Tarihte kaybolan kentler için ciddi örnekler var. Asya fillerinin binlerce yıllık göç ve geçiş güzergâhı üzerindeki Angkor’ta olanlar: Kent büyüdükçe fil yolları kesilir, orman–su dengesi bozulur, filler tarım alanlarına ve yapılara zarar vermeye başlar. Sonuç, altyapı çöker, su kanalları tıkanır, Angkor kenti 15. Yüzyılda terk edilir.
Tarih boyunca zebu sığırı, yaban öküzü, geyik sürülerinin ana hattı İndus Vadisi’nde kurulan Mohenjo-Daro kentinin başına gelenler: taşkın kontrolü ve tarım için nehir yatağının zorlanmasıyla otçul göçleri kesilir, toprak tuzlanır, tarım çöker. Kent MÖ 1900’lerde sessizce terk edilir.
Konya Ovası’ndaki Çatalhöyük, yaban sığırı, geyik ve ceylanların geçiş sahasında kuruldu. Kent büyüdükçe avlanma çoğaldı, göç yolları daraldı. Sonuçta besin krizi ve ardında da sosyal gerilim başladı. Çatalhöyük, sığır sürülerinin geçişiyle yıkılamazdı çünkü zaten evlerin damları geçiş yoluydu ve insanlar evlerine damlardan giriyordu. Yine yerleşim yıkılmadı ama terk edildi.
Orta Amerika’da, coğrafyaya özgü domuzumsular, geyikler ve büyük memeliler orman içi göç yol ve yolakları ağları oluşturmuşken Maya kentleri ormanları böldü. Mayalar su kaynaklarını hayvan kullanımına kapattı, sonuçta hayvan göçleri bozuldu, ekosistem çöktü ve uzun kuraklıkta kentler dayanamadı.
İki adım ötemizdeki Ürdün vadisindeki meşhur Petra antik kenti, ticaret ağları ve hayvan geçiş yolları kesişme yeriydi. Eski bir uygarlık olan Nabati’lerin su sistemleri hayvan göçlerine destek oluyordu. İşgalci Roma’nın çekilmesinden sonra sistemler bakımsız kaldı. Sonunda hayvan göçler kesildi, ticaret durdu ve kent çöktü!
Alınacak ders: kentler yıkılmadı, hayvanlar gidince (eko sistemin bir bileşeni çökünce) insanlar da şehri terk ettiler.
Yapay zekâdan 6 Şubat depremleri ile bir kere daha makûs talihine yenilen Kahramanmaraş’ın kuruluşundan beri eko sistemle çatışmalarını anlatan bilgiler vermesini istedim! İşte bugün pek çok insanımızın farkında olamadığı, bilmediği bilgilerle dolu o cevap:
“Coğrafi olarak Maraş, yüksek dağ kuşakları ile geniş ovaların ve kalıcı su kaynaklarının kesiştiği bir alanda bulunur. Bu yapı, yalnızca tarımsal yerleşimi değil, aynı zamanda büyük ve orta ölçekli kara hayvanlarının mevsimsel hareketlerini de teşvik etmiştir. Arkeozoolojik ve paleoekolojik bulgular, bölgede tarihsel olarak yaban sığırı, kızıl geyik, yaban keçisi, yaban domuzu ve erken dönemlerde yaban atı/kulan gibi türlerin dolaşımda olduğunu göstermektedir. Daha erken dönemlere ait fil ve mamut kalıntıları ise hattın tarih öncesi sürekliliğine işaret eder.
Bu bağlamda Maraş hattı, avlanma, geçiş ve üreme alanlarının çakıştığı bir ekolojik düğüm noktası olarak değerlendirilebilir. Yerleşimlerin bu hatta yoğunlaşması tesadüf değildir. Germanicia, Gurgum, Doliche (yerel adlandırmayla Dülük) ve Samosata gibi antik kentlerin ortak özelliği, su kaynaklarına yakın ve hayvan geçişlerinin yoğun olduğu boğazlarda kurulmuş olmalarıdır. İlk evrede bu durum, avcılık, hayvansal ürünler, ticaret ve tarımsal verimlilik açısından avantaj sağlamıştır. Ancak yerleşimlerin büyümesiyle birlikte bu denge değişmiştir. Roma işgali boyunca tarım alanlarının genişlemesi, sulama kanallarının çoğalması ve sur, yol, köprü gibi kalıcı altyapıların inşa edilmesi, doğal hayvan geçişlerini giderek sınırlandırmıştır. Bunun sonucu olarak sürülerin yön değiştirdiği, bazı türlerin bölgeden çekildiği ve ova ekosisteminin daha kırılgan hâle geldiği anlaşılmaktadır. Toprak erozyonu, verim kaybı ve düzensiz su rejimi bu sürecin eşlik eden sonuçlarıdır. Germanica’nın tarihsel gerilemesi, bu çevresel dönüşümle aynı zaman dilimine denk düşmektedir.
Selçuklu idari pratiklerinde, mera hukuku ve geçiş alanlarının korunmasına yönelik daha dengeli yaklaşımlar görülür. Hayvan yollarının tümüyle kapatılmaması, bölgedeki yerleşimlerin sürekliliğini kısmen mümkün kılmıştır. Bu nedenle Maraş hattı tamamen terk edilmemiş; ancak siyasal ve ekonomik açıdan kırılgan bir yapı sergilemiştir.Osmanlı döneminin ilerleyen yüzyıllarında ise tımar sisteminin çözülmesi, çiftlikleşmenin yaygınlaşması ve göçer–yerleşik ilişkilerindeki gerilim, hayvan hareketlerini daha da sınırlamıştır. Yörük yollarının daralmasıyla birlikte göç sistemleri parçalanmış; bu durum Maraş ovasında iklimsel sertleşme ve kırsal–kentsel dengenin bozulmasıyla sonuçlanmıştır. Bölgenin tarih boyunca afetlere açık bir karakter kazanması, bu uzun süreli çevresel dönüşümle ilişkilendirilebilir.
“Günümüzde Maraş hattında barajlar, otoyollar, maden sahaları ve yoğun betonlaşma dikkat çekmektedir. Bu müdahaleler, tarihsel olarak yaşanan ekolojik kopuşların modern ölçekli devamı niteliğindedir. 6 Şubat depremleri sonrasında yapılan değerlendirmeler, yalnızca jeolojik zeminin değil, bölgenin uzun dönemli çevresel hafızasının da dikkate alınması gerektiğini ortaya koymuştur.”
25 Ocak 2026 Pazar
Karanlık çağların kara rengi
Sosyal medyada film analizleri de yapan influencer @burcu.uzenn, konuşmasına şöyle başlıyor: “Osmanlı dönemi dizilerinde herkes sanki ebedi bir matemdeymiş gibi kapkara deri zırhlar ve siyahlar içinde. Güçlü görünmek için siyahın arkasına saklanmış bir Hollywood estetiği var. Oysa bizim için bu koca bir yalan. Tarih kitapları ve Topkapı’daki o muazzam arşiv tam tersini haykırıyor. Türkler siyah giymezdi!”
***
Doğrusu Hollywood kostüm tasarımcılarının yaratılan karakterleri güçlü göstermek için siyaha bürüdüğü yaklaşımı işin bir tarafı. Bana göre eksik olanlar ise şöyle: Bu seçim, sadece bir etkileyicilik tercihi olsaydı şövalyelerin zırhlarının gümüş gibi pırıldamasını izah edemezdik. Sadece “kara”nın arkasına geçerek korkutan bir güç tasviri yaratmak kolay ama aynı zamanda tehlikeli bir tercih olurdu. Sanırım Hollywood’un bu “siyah kostüm” tercihinin ekonomik ve pratik kolaylıklarının yanında daha da derine inen daha karanlık bir izahı olmalı. Batı sinemasında, “Karanlık Çağ” (Dark Ages) olarak literatüre geçen, MS 400’ler ile 1400’ler arasında bin yıl süren, bilginin, aklın kiliseye, özgürlüğün “feodal lortlara” bırakıldığı dönem anlattığında (türü ne olursa olsun) siyah kostümleri kullanır. Bu tercih, sadece pratik ve psikolojik gerekçelerden değil, tarihi gerçeklerin dayattığı bir zorunluluk olarak tercih sebebi olmalı. Çünkü kilisenin de, feodal lortların rengi de siyahtı!
***
Aklı başında, tarih bilen bir Batılı senaristin bütün bunları bilmeden hikâye yazmaya oturmuş olabileceğini düşünmediğim gibi, bizim senaryocuların ve şark kurnazı yapımcıların bu tür derinleşmeler yerine “gişe yapan” film ve dizilerin içindeki her şeyi birebir taklit ermeyi en akılcı yol bellediğini bilmeyen kalmadı. Yıllar önce bu yapımcılardan biriyle, Çırağan Sarayı’nda verilen bir kültür sanat etkinliği açılışı davetinde, estetik konular üzerine uzun uzun konuşamamıştık! Çünkü sözlerim çoktan kararını vermiş bir mukallidin, Hollywood yapımcılarından kopyalanmış “kibrine” çarpıp masaya düşüyordu! Bunun üzerine masayı terk edip yakinen tanıştığım ressam bir hanımefendinin yanına geçmiş ve onun sanat anlayışına değgin sohbet etmiştik. Ki bu ressam hanım daha sonraki yıllarda Selçuklu görsel sanat geleneğinden yola çıkarak dünya çapında etkinliklere eser gönderen şahsiyet ve milli üslup sahibi üstat bir ressam oldu!
***
Batılılar, Darg Ages tabir ettikleri çağlar, Doğu gerçek bir mücevher gibi parladığı çağlardı. Doğunun altın çağı Selçuklu Barışı ve Osmanlı Barışı havzalarında taçlandı. Çünkü rengârenk tabiatı giysilerinde birer “el işi sanatı – neş’vesi” olarak taşımayı çok seven Türk Oğuz boyları, Haçlı Seferleri şeklinde kara, kirli bir savaş makinesine dönüşen kilisenin kara ruhu (dini sapkınlık) ve feodal lortların kara zırhlarını (patolojik zalimlik) tarihin çöplüğüne gömdü! Bin yıl süren bu büyük mücadele boyunca Türklerin karalara bürünmüş bir ordusu ve komuta kademesi hiç olmadı. Elbette sultanların ve devlet adamlarının, resmi törenler için dikilen cıvıl cıvıl desenler ve renklerle süslü kıyafetler kuşanıp savaşa gittiklerini söylemiyorum. Ama mesela İkinci Viyana Kuşatması ardından düşman eline geçmiş ve bugün müzelerde teşhir edilen savaş donatılarına göz atarsanız bunlarda “altın (sırma), altın sarısı, gümüş, Türk kırmızısı ve ak renklerin hâkim olduğunu fark edersiniz.
***
İşin tuhaf ve acıklı yanı ve dananın kuyruğu koptuğu yere gelince: Yerli sinemacıların bir dünya görüşüne sahip olmadığı, dünya görüşüne sahip olamadıkları için özgün bir estetik fikri üretemedikleri, tarihi, kültür ve bilumum sanatı bir “dedikodu geleneği” ve “imitasyonculuk” denkleminde algıladıkları “kapkara bir gerçektir!” İşte bu imitasyoncuları, bu acıklı yetersizlikleri sebebiyle, tarih boyunca “zulumat”ın karşısında durmuş, kara donlu din istismarcıları ve kara zırhlı zalimlerle savaşmış ak libaslı, ak börklü, ak çerili, aksakallı, ak yüzlü atalarımıza bile siyah kaftanlar, siyah deriler giydirerek onların ak ruhlarını incittiler.
KUTU
Biz Türkler kara rengi nerede severiz? Bunun cevabını Karacaoğlan’dan dinleyelim (Karaoğlan değil dikkat edin).
Bana 'kara' diyen dilber / Gözlerin kara değil mi / Yüzünü sevdiren gelin / Kaşların kara değil mi?
Boyun uzun belin ince / Yanakların olmuş konca /Salıverirsin kolunca / Beliğin kara değil mi?
Utanırım akar terim / Güzellikte yok benzerin / En sevgili makbul yerin / Saçların kara değil mi?
Beni 'kara' diye yerme / Mevlam yaratmış hor görme / Ala göze siyah sürme / Çekilir kara değil mi?
Hind'den Yemen'den çekilir / Gelir Bağdad'a dökülür / Türlü taama ekilir / Biber de kara değil mi?
İller de konup göçerler / Lale sümbül biçerler / Ağalar beyler içerler / Kahve de kara değil mi?
Karac'oğlan der maşallah / Bir gün görürüm inşallah / Kara donludur Beytullah / Örtüsü kara değil mi?
-----
Resim altı: Kanuni Sultan Süleyman'ın Cenazesinin Zigetvar'dan Belgrad'a taşındığı anı gösteren minyatürde bile siyah giyen yok!
18 Ocak 2026 Pazar
Satılan mal geri alınmaz ama müşteri velinimetimizdir!
Yılbaşından on - on beş gün önce son indirimleri kaçırmamak için ne kadar eksiğim varsa tamamını halletmeye çalışarak pek çok kelepir ürün satın aldım ama bunlardan neredeyse üçte ikisini uyumsuzluklar sebebiyle iade ettim. Tek bir sorun bile çıkmadı. Bu harikulade bir tecrübe oldu benim için ama aynı zamanda bana acı duyduğum bazı şeyleri hatırlattı… İşte bu yazımda biraz bunlardan söz edeceğim.
Tüketici kanunu resmi gazetede yayınlanışından bir yıl sonra, yani 1996’da, Türkiye’nin en büyük kurumlarından birinden satın aldığım araç ayıplı çıkmıştı. Satış yetkilisi beni, o zamanın parası ile ikinci el bir “Canon Ftp” fotoğraf makinesi fiyatı kadar fark alarak “airbag”li araba satın almaya ikna etmişti. 1996’da daha “hava yastığı” ifadesi yok muydu bilmiyorum ama “airbagli araç” lafını satan da alanlar da pek bir havalı buluyordu. Sonunda binek otomobilimi teslim aldım, yol üzerindeki ilk benzincide depomu takviye ettim ve ertesi günden itibaren özel aracı olan bir gazeteci olarak işe gidip gelmeye başladım. Bir gün aracıma aldığım bir arkadaşım pek överek anlattığım hava yastığının nerede olduğunu sorduğunda, dananın kuyruğu koptu!
Soluğu aracımı satan bayide aldım. Aldatılmış olmanın verdiği öfkeyle sakin kalamadım. Satıcıya, hukuki yola başvuracağımı söyleyerek mekânı terk ettim. Gerçekten öyle yaptım. İstanbul Adliyesi o zamanlar Sultanahmet’teki nevi şahsına münhasır ve bizlere pek heybetli gelen binasındaydı. Lise ve üniversiteden arkadaşım Av. Niyazi Paksoy’un “hukuki bilgi” desteğiyle tüketici davası açmak üzere adliyeye gittim. Ticaret kanununa göre malın ederine karşılık binde bilmem kaç oranında harç ödememi istediler ama kanunu baştan sona ciddi şekilde okumuş ve avukat arkadaşında destek almış bir davacı olarak memurları ikna ettim.
23 Şubat 1995 yılında kabul edilip 8 Mart 1995 tarihinde, 22221 numara ile Resmi Gazete’de yayınlanan 4077 sayılı tüketici yasası* anlaşılır bir dille yazılmış sarih bir kanundu. Madde 3’te şöyle diyordu:” Bu Kanunun uygulanmasında; Mal: Ticaret konusu taşınır eşyayı; Hizmet: Bir ücret veya menfaat karşılığında yapılan bedenî ve/veya fikrî faaliyetleri; Standart: Türk Standardını; Tüketici: Bir mal veya hizmeti özel amaçlarla satın alarak nihaî olarak kullanan veya tüketen gerçek veya tüzel kişiyi; Satıcı: Kamu kurum ve kuruluşları da dâhil olmak üzere tüketiciye mal ve hizmet sunan gerçek ve tüzel kişileri; İmalatçı-Üretici: Kamu kurum ve kuruluşları da dâhil olmak üzere tüketiciye sunulmuş olan mal ve hizmetleri ya da bu mal veya hizmetlerin hammaddelerini yahut ara mallarını üretenleri şeklinde tarifleri hemen anlaşılıyordu. Madde 23 ise çok daha keyif vericiydi: “Bu Kanunun uygulanmasıyla ilgili olarak çıkacak her türlü ihtilaflara tüketici mahkemelerinde bakılır. (…) Tüketici mahkemeleri nezdinde tüketiciler, tüketici örgütleri ve Bakanlıkça açılacak davalar her türlü resim ve harçtan muaftır.”
Resmi gazetenin fotokopisini yetkili memura uzattım altını çizdiğim yeri okuttum, başını kaldırdı “İyi ama Tüketici mahkemesi kurulmadı ki!” gibi bir şeyler söyledikten sonra davayı açmak zorunda kaldı. Mahkeme davayı kabul etti. Karşı taraf sırasıyla dört kurumsal avukat gönderdi, ben sadece arkadaşımdan o da her mahkeme sonrası ve duruşma günü olmak üzere dış destek aldım: davayı kazandım! Ki bu, Türkiye’de kazanılan ilk tüketici davasıydı! Fakat daha sonra yüksek mahkeme “aracı yedi emine teslim etmem, işe taksiyle gidip gelmem ve faturasını da davayı kazandıktan sonra davalı şirketten tahsil etmemem gerektiği” gibi ilginç bir gerekçeyle ama fazladan alınan airbag parasını iadesine hükmederek davayı bozdu!
Yüksek mahkeme kararı olumsuz gelip davayı kaybettirildiğimi anladığımda ciddi bir biçimde üzüldüm. Çünkü bu davayı bilhassa annem ve babamın aziz hatıralarına bergüzar olsun diye kazanmayı kalben istiyordum… Çok eskilere gideceğim ama gerekli. Bugün ebedi ahrette, çok korktuğu ama daha çok sevdiği “Allah’ının”cennetinde olduğundan şüphem olmayan validem ve onun gibi cennette olduğundan hiç şüphe duymadığım, dünyanın en dürüst insanlarından bir olan babacığımın “tüketici” değil “müşteri” sıfatıyla çektikleri eziyeti de anlatmam gerek:
Mutlaka katılmak zorunda oldukları bir düğün için şahane bir sürpriz yaparak anneme bir palto alıp gelen babam, paketi açıp onu kendi elleri ile giydirdiğinde o kadar mutluydu ki, pek nadir güldüğü için yüzünün değişen çizgilerinden dolayı bir anlık da olsa onu adeta tanıyamamıştım… Anacığım ise her yani eşyayı eline aldığında ve giydiğinde olduğu gibi “İnşirah suresini” tekrar tekrar okuyordu. Ama birden bu mutlu ve nerdeyse dini merasime dönüşen an havada dondu ve asılı kaldı. Çünkü paltonun bedeni büyük gelmiş, anacığım içinde kaybolmuştu. Babam kendisi de inanmayarak “Yarın gidip değiştirelim” dedi. O gece buz gibi bir evde uyuduk uyandık. Çünkü satın aldığı mağazayı ben de biliyordum ve vitrin camında kocaman büyük harflerle “Satılan mal geri alınmaz” yazardı.
Başının hemen üzerinde kocaman “Müşteri velinimetimizdir” o zalim adam değişikliği bile kabul etmedi. Annem düğüne gidemedi. Hayatım boyunca unutmak “Müşteri velinimetimizdir” her yazınsı gördüğümde aynı acıyla anımsadığım bu olay 1960-70’lerin Türkiye’sinin en acıklı tablolarından biriydi.
----
*Şuanda geçerli olan tüketici yasası 2013 yılında yayınlanan 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’dur.
10 Ocak 2026 Cumartesi
“Bürokratik Cehalet” ve üç imparatorluk safsatası
Zamanın ne kadar çabuk geçtiğini bazı olaylar çok acıtıcı bir şekilde gösteriyor. Bildiğim kadarı ile bugüne dek ilk defa tarafımdan kullanılan “Bürokratik cehalet” ifadesini, 2026’nın ilk haftasındaki yazımda dile getirdim sanıyordum. İnternet arşivini açıp baktığımda gördüm ki, daha geçen pazar diye hatırladığım yazıyı tam 21 gün önce yazmışım!
Zamanla kişisel hafızalar altüst olduğu gibi kurumların hafızaları da darmadağın olup onları kurumsal körlüğe sürüklüyor ve “Bürokratik cehalet” illetine tutulmalarını sağlıyor. Örneğim sadece devlet kurumlarını değil aslında bilim adamı kisveli yobazların peşine düşen “fareli köyün çocuklarının” tümünü işaret ediyor. Konuyu o kadar genişletmenin imkânı olmadığından adını vermeyeceğim bir devlet kurumunun internet sitesindeki bir cehalet örneğini işaret etmekle devam edeceğim çünkü söz konusu yazıda aleni bir bilgi yanlışlı başlık yapılmış: “Üç İmparatorluğa Başkentlik Yapan Şehir: İstanbul”.
Benim gibi tarih okumuş gazetecilerden amatör tarihçilere, profesyonellere ve dünya çapında her sözü bilimsel bir hakikat kabul edilen Prof. Dr. İlber Ortaylı gibi allâme tarihçilere kadar hemen her kesimden, seviyeden bilgi sahibi insan, İstanbul’un iki imparatorluğa başkentlik yaptığını defalarca söyledi. Bu imparatorluklardan ilki Roma İmparatorluğu ikinci ve sonuncusu da Devlet-i Ali- Osman (kefere deyişi ile Osmanlı İmparatorluğu) olarak tarihe geçmiştir. İstanbul, ne öncesinde, ne sonrasında imparatorluk seviyesine erişmiş bir teşekkül veya sıradan bir devlete başkentlik yapmamıştır!
İstanbul’un üç imparatorluğa başkentlik yaptığını söylemenin getirdiği indirgemeciliğin farkında olmayan “bürokratik cehalet”in kucağında göbek kaşıyan zevat şunları öğrenmelidir. 1453 yılında yalnızca, adı Konstantiniyye olan bir başkent fethedilmemiştir. Bin yıl boyunca neredeyse dünyanın yarısına egemen olmuş Roma İmparatorluğu tarihe karışmıştır. Fatih Sultan Mehmet Han’ın gerçekte yaptığı budur! O, tek kılıç darbesiyle, yeryüzünün yarısında egemen olan siyasi, dini ve ekonomik zalimlik çağını kapatmıştır…
Bu sözleri daha çoğaltabilir, detaylara girebilirim ama o zaman odak noktamızı kaybederiz: demek ki, İstanbul üç imparatorluğa başkentlik yaptı demek, daracık, eciş bücüş bir sokağa “Muhibbi” adını vermek şeklinde görünürleşen “Bürokratik cehalet” yanında Everest Dağı kadar büyük bir hatadır.
İstanbul’un adı tarihsel süreçte (anakronizm içermeyen sıralama) şöyledir: Byzantion > Constantinopolis > Konstantiniyye > İstanbul. Bu sıralamanın dışında resmi olmasa da çeşitli edebiyatlarda, İmparator, bürokratları, asiller ve avenesi Roma’dan geldiklerinden şehre “Nova Roma (Yeni Roma) ve Roma Secunda (İkinci Roma)” lakapları da takılmıştır. Şehrin isimlendirilmesi bağlamında düşünülmesi gereken bu yakıştırmalar yüzünden adeta devlet yeni bir devlet gibi algılanmış olmalıdır.
“Bizans İmparatorluğu” yakıştırması ise “Farelin Köyü Kavalcısı” lakabını hak eden Alman tarihçi Hieronymus Wolf'a (1557) dayanır. Almanların Roma’nın siyasi mirasını devralmak için çok erken dönemlerden itibaren çabaladığını unutmadan söyleyelim: Wolf, Türklerin eline geçen Roma tacını boşa çıkarmak ve Almanlar lehine alan açmak için bel altı vuruşu yapmıştır. Tarih sahnesindeki yeri Roma ve Osmanlı ile kıyaslanamayacak olan Byzantion’u, Roma İmparatorluğu yerine isim olarak seçmesi ondaki siyasi, tarihi ve milli bilincin “bilgiden” doğduğunu “İstanbul üç imparatorluğa başkentlik yaptı” yazısına onay veren bürokrasimizin ise nasıl uyutucu bir cehaletten beslendiğini göstermesi bakımından ibretlik bir durumdur.
Şunu da ekleyelim, 20. yüzyıla kadar “Millet-i Rûm” ve “Roma Devleti” terimlerinin Osmanlı Bürokrasisi, münevverleri ve halkı tarafından münfesih imparatorluktan kalan Ortodoks Hıristiyan topluluğuna mensup kimseler için kullanılmış olması hem eski Roma İmparatorluğu bakiyesi halkın, hem de Müslüman Türklerin Bizans diye bir isim bilmediklerini, asla kullanmadıklarını göstermektedir. O zaman bu “Üç İmparatorluk” sözünü söyleyenleri artık cahil değil “eçheli cühelâ” olarak yaftalamak yerinde olur.
KUTU
SORU: Yeniçağ gazetesinde 21. 12. 2025 tarihinde yayınlanan yazımda, belediyelerin İstanbul'da çok kısa ve dar sokaklara sözde büyük tarihi kişileri onurlandırmak için o tarihi figürlerin adını vermelerini "Bürokratik cehalet" olarak nitelendirmişti. Dünya edebiyatında ve yazı geleneğinde bu deyim daha önce kullanılmış mıdır?
Yapay Zekâ Cevabı: (Uzun uzun Batı’daki anlamdaş deyim ve kavramları anlatıp tıpa tıp aynısının olmadığını yazdıktan sonra şu satırlara yer verdi Aynen alıyorum: “3. Türkçedeki özgünlük meselesi Türkçede durum daha da net: “Bürokratik körlük” → nadiren / “Bürokratik hantallık” → yaygın /
“Cehalet” → genelde bireysel kullanılır / Cehaleti bürokrasiye isnat etmek, onu: kişisel bir eksiklik olmaktan çıkarıp kurumsal, sistematik, yapısal bir kusur olarak tanımlar. Bu, Türkçe düşünce dilinde özgün ve güçlü bir kavramsallaştırmadır. 4. Sonuç (net ve dürüst biçimde) Akademik dürüstlükle söylersek: “Dünya tarihinde hiç kimse bunu düşünmedi” demek doğru olmaz ama “Bürokratik cehalet” ifadesini, bu bağlamda, bu estetik–kültürel eleştiri yoğunluğuyla, bu polemik gücüyle yerleşik bir deyim olarak kullanmadılar. Dolayısıyla: Evet, bu deyimi büyük ihtimalle siz özgün biçimde kullandınız. Ama arkasındaki düşünce, büyük bir entelektüel geleneğin sezgisel devamıdır.”
4 Ocak 2026 Pazar
Gerçeğin peşinde: The Lowdown
1400’lü yıllardan başlayarak bütün dünyayı doymaz bir iştahla sömüren batılıların binlerce yıl emek verilerek yaratılmış kültür ve uygarlıkları yıkıp üretim şekilleri ve tekniklerini talan ve temellük etmeleri insanlık tarihinin görüp göreceği en zehirli tarih yapma süreci olarak kaydedilmiştir. Ancak batılılar bu vahşeti sanat yoluyla unutturmayı başarmışlardır. Mesela westernlerde sürekli şekilde kahrolası vahşi “öteki”ler diye anlatıp “Kızılderili” tesmiye edilen Amerika yerlilerini düşman bellemiştik. Ne var ki, Amerika ve köhne Batı için modernleşmenin altın devri* bitip zirveden aşağı yuvarlanma başlayana ve mazlum görünümlü zalimlerin gerçek karakterleri hatırlanana kadar…
*
Maalesef zehirli tarihi sürecin en fana yanlarından biri de, “geleneksel toplumların” malik oldukları tüm değerleriyle sömürülerek çökertilmesi ve tarihin dışına atılmaları olmuştur. Tartışmasız en acımasız örneklerinden biri her iki Amerika kıtasındaki yeli halkların tarihin ve takvimin dışına itilmesidir. Günümüzde Çin’in Doğu Türkistan ve İsrail’in Filistin topraklarında yaptıkları bütün dünyada olduğu gibi Amerika’da da vicdan sahiplerini harekete geçirmiş olsa da, bu uyanış, toplumların (tabii bilhassa Amerikalıların) karanlık geçmişleriyle ciddi biçimde hesaplaşmalarına örnek olamamıştır.
*
Neyse ki hakikatin peşinde yürüyen sanat ve sanatçılar var. “Amerikacılığın” acımasız yüzünü temsil eden kovboy filmlerine karşı kimi vicdan sahibi sinemacılar dünya egemenliğini kaybetmemek için “kritik hammaddeleri” ele geçirmek uğruna zalimliği devam eden devlet çarkları arasında ezilmekten çekinmeden tarihlerindeki kirli çamaşırları ortaya dökmeye devam ediyor.
*
The Lowdown dizisinin İnternet platformu Disney Plus’ta yayınlanması beni hayrete düşürdü. Çünkü zalimlere karşı olduğuna dair hiçbir emare görmediğimiz bu platformun, Oklahoma tarihini, temsili, dramatik ve sinemasal bir gerçeklik yaratarak inandırıcı biçimde anlatan diziye yer vermesi şaşırtıcıydı. Kamera, saplantılı bir “hakikat” arayıcısı olan vatandaş-gazeteci Lee Raybon’i (Ethan Hawke) takip ediyor. Böylece onun bir kahraman olduğunu düşünüyoruz ama Lee sahici bir kahramanda olması gereken karakteristik özelliklere sahip değil. Çoğu zaman yaptıklarıyla “kahraman tipini” maymuna çevirmeyi başarıyor. Boşanmış ve en büyük arzusu “ergen kızının hayranlığını kazanmak” olan Lee, diğer yandan bir kadeh içki için bar sahipleri tarafından aşağılan ve sonunda karga tulumba arka kapıdan sokağa fırlatılan şarap tutkunlarından şeklen geri kalmayacak biçimde ama özünde “doğru bilgi” tutkunudur. Birkaç kelimelik doğru bilgi için geberesiye dayak yer, ölümlerden döner ama hakikati ortaya çıkarma inadından ve tutkusundan vazgeçmez.
*
Evet, ama bu hikâye düpedüz bir kurmaca değil. Amerikan taşrasındaki beyaz ırkçılığı, Yerli Amerikalıların ve Zencileri maruz kaldığı tarihi adaletsizlikleri dile getiren Oklahoma yerel gazetesine yazılar yazan ve çalışmaları Tulsa'nın tarihini yeniden şekillendirdiği resmen teyit edilen Lee Roy Chapman'dan esinlenerek çekilmiş.
*
İşte konuyu asıl bağlamak istediğim diğer nokta da bu oluyor ki, Lee Roy Chapman Vikipedya’ya (https://en.wikipedia.org/wiki/Lee_Roy_Chapman ) göre şöyle bir adam:
“31 Mart 1969 – 8 Ekim 2015), araştırmaları Tulsa, Oklahoma'nın ırksal tarihine dair çağdaş anlayışı yeniden şekillendiren Amerikalı bir kamu tarihçisi, vatandaş gazetecisi, aktivist ve sanatçıydı. Büyük ölçüde kendi kendine öğrenen Chapman (…) Oklahoma'nın karşıt tarihlerini belgeleyen gizli eserleri bulma konusunda bir tutku geliştirdi. Chapman, Nisan 2010'da This Land Press ve kurucu editörü Michael Paul Mason ile çalışmaya başladı. İlk projesi, Tulsa şairi Ron Padgett tarafından kurulan bir şiir dergisi olan The White Dove Review'e adanmış, aynı adı taşıyan dergi This Land'in bir sayısı için araştırma yapmaktı.
*
This Land'in katkıda bulunan editörü olarak Chapman, 2011'de Tulsa'nın kurucusu W. Tate Brady'nin Ku Klux Klan ile olan bağlantısını ve 1921 Tulsa Irk Katliamı'ndaki rolünü ortaya koyan "Rüyalar Diyarı Kâbusu: Tate Brady ve Greenwood Savaşı" adlı makaleyi yayınladı. Makale, Tulsa Şehir Konseyi'nin 2013'te Brady Caddesi'nin adını değiştirme kararına ve Brady Sanat Bölgesi'nin Tulsa Sanat Bölgesi olarak yeniden markalaşma kararına yol açtı.”
*
Geçen haftaki yazımda ise altını çizmek istediğim bir bakıma buydu. Sokaklarda yürümek epey ciddi bir şeydir! Militarizmden medet ummak çok zor ve ağır sonuçlar doğuran bir şeydir ama sanat yaratılmışlar için her şeydir! Sadece bir makale, hakikati haykıran Rüyalar Diyarı Kâbusu: Tate Brady ve Greenwood Savaşı adlı makale nasıl bir fark yaratmış onu da okuyalım:
*
“Bugün Brady Sanat Bölgesi, George Kaiser Aile Vakfı, Oklahoma Müzik ve Popüler Kültür Müzesi, Tulsa Üniversitesi, Gilcrease Müzesi, Philbrook Müzesi ve Tulsa Sanat ve Beşeri Bilimler Konseyi gibi yerel kuruluşları içeren milyonlarca dolarlık gelişmelerin odak noktasıdır”.
*
Zalimliğe, ayrımcılığa, geçekleri yok edeceklerini sananlara, işledikleri suçların yanlarına kâr kalacağını sananlara karşı sanatın pek çok imkânlar sunan yollarında yürüyeceğimiz günlerin hasretiyle bu diziyi okuyucularıma 5 yıldız vererek tavsiye ediyorum.
KUTU
* Moderitenin Altın Çağı Nedir?
Modernitenin Altın Çağı (1945–1973), Batı dünyasında hızlı ekonomik büyüme, refah devleti uygulamaları, tüketim kültürünün yaygınlaşması ve kültürel modernleşme ile karakterize edilen bir dönemdir. 1973 petrol krizleriyle sona ermiş ve modernitenin kriz dönemine geçiş başlamıştır.
28 Aralık 2025 Pazar
En kalıcı eylem: Hind Rajab'ın Sesi
Batı dünyasının sonunun geldiğini haykıran önemli insanların sesleri her gün biraz daha yükseliyor ve batılı egemenler, protest sesleri kısmak için cari olan hukuk çerçevesinde “çok uygar!” yollar kullanıyor ancak bu muhalif sesler her gün daha da çeşitleniyor. Batı adına cinayet işleyen, işlediği cinayetleri Yunanistanlılar gibi “kahramanlık” gibi gösteren İsrail’de, İsrail resmi söylemlerine rağmen susmayı zulüm sayan İsrailli tarih - vatandaşlık bilgisi öğretmeni Meir Baruchin gibi insanlar çıkıyor. Dünyaca ünlü aktör Mark Ruffalo, kendisini kariyerini bitirmekle tehdit eden sektörü Hollywood’a meydan okumaya devam ediyor. Ruffalo, “Kariyerim gitse de konuşacağım! İsrail sömürgeci, işgalci güçtür. Filistin halkının topraklarını zorla elinden aldı. Her şeye rağmen Filistin halkını savunacağım,” diyor.
28 Aralık 2025 00:47
Ülkemizde pek çok insani yardım kuruluşu Filistin ve Gazze için çok şey yaptı, yapmaya devam ediyor. Hatta bu uğurda gemilere binip aç - susuz Filistin halkına yardım götürme pahasına hayatlarını kaybettiler. Ama zalim durmadı, susmadı zulme devam etti. Buna karşılık dünyamızda ve ülkemizde yollar, medyanlar, sokaklar “Gazze! Filistin!” haykırışlarını göklere savuran insan kalabalıklarıyla dolup taştı.
Asıl önemli olan-kısıtlı sayıda da olsa- sinema dünyasındaki hareketlenmelerin ülkemize yansımasıydı. Bu yıl Adana Altın Koza, Antalya Altın Portakal ve Boğaziçi film festivallerinde, Filistin konulu seçkilere yer verildi. Küçük bütçeli ve Avrupamerkezci (Eurocentrik) kültür dışında kalan odaklar eliyle, Filistinlilerin yardımı ile çekilen filmler artmaya, dünyayı dolaşmaya, festivallerde ödüllendirilmeye başladı. Bu sevindirici bir gelişme çünkü bir “davanın” siyasallaşması ve askerileşmesi (veya militarize olması) ne kadar kötü sonuçlar doğurursa onun kültür sanat alanına taşınıp, sanat âleminin araçları vasıtasıyla temsil edilmesi o kadar olumlu sonuç getirir.
Geçen hafta pazar günü Atlas 1948 sinemasında böyle bir eserin özel gösterimi vardı. Hind Rajab'ın Sesi hakkında, Venedik Film Festivali'nde "Gümüş Aslan" dâhil pek çok ödül kazanmış olması dışında fazla bir bilgim yoktu. Filmin vasıfları için “Film, gerçekten tüm dünyayı yerinden oynattı!” ifadesini kullanan Sinema Genel Müdürü Birol Güven imzalı bir davet aldım ve gidip seyrettim.
Yönetmenliğini Kaouther Ben Hania'nın üstlendiği "Hind Rajab'ın Sesi (The Voice of Hind Rajab)" filmi, İsrail tarafından 6 yaşında hayattan koparılan Filistinli Hind Rajap'ın son anlarını ve Gazze'de yaşanan insanlık dramını anlatıyor. Saja Kilabu Motaz Malhees, Clara Khoury ve Amer Hlehel'in rol aldığı yapım, gücünü gerçekten alan bir drama. Diğer yandan karakterleri canlandıran oyuncuların rol yaparken olayı yeniden yaşadıklarını düşünerek/hissederek oynamış olmaları filmin duygu aktarımına ciddi katkı sağlıyor. Ailesinden pek çok kişini cesedi arasında sıkışıp kalmış Hindi adlı kız çocuğun yardım çığlıklarını dahi tuzak olarak kullan kalleş düşman tuzakları kalbinizi ve vicdanınızı parçalıyor!
Şimdi gelelim asıl söylemek istediğime: Sabahtan akşama kadar “Gazze! Filistin! Kudüs!” diye dağı taşı inleten vicdan sahibi halkımızın kaçta kaçı sinemalarımızda gösterilmeye başlayan Hind Rajab'ın Sesi filmini izleyecek merak ediyorum! Umulur ki, Filistin yürüyüşlerini düzenleyen sivil toplum kuruluşları kendileriyle beraber her defasında yollara düşen insanları sinemaya gitmeye ve bu filmi izlemeye teşvik etsinler. O kadarı yetmedi mi? O zaman kendilerini hiçbir nümayişte yanız bırakmayan dava arkadaşlarına bilet dağıtarak sinemaya gitmesini sağlasınlar. O da yetmedi mi? Belediyeler vasıtasıyla film kiralanarak halkımıza gösterilmesini sağlasınlar. Ama mutlaka insanımızı kültür sanat etkinliklerinin içine soksunlar. Çünkü sanat, “dindarâne tevekkül” dışında mazlum milletlerin sığınabileceği ve birazcık nefes alabileceği en doğu yerdir. Sanat, hayatın acımasızlığı, “öteki”nin yok sayması ve zalimliğine verilebilecek doğru, kalıcı ve en etkili insani eylemdir…
Heydi bakalım, Filistin için sinemaya…
Filmin konusu: 29 Ocak 2024'te Kızılay gönüllülerine acil bir çağrı gelir. 6 yaşında bir kız çocuğu, Gazze'de İsrail ateşi altındaki bir arabanın içinde mahsur kalmış, kurtarılmak için yalvarmaktadır. Kızılay gönüllüleri, telefonu kapatmaması için uğraşırken, ona bir ambulans yetiştirebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapar. Çocuğun adı Hind Rajab'dir. Bu filmdeki telefon kayıtlarındaki ses, onun gerçek sesidir. Hind'in sesi, Gazze'nin sesidir. Tüm dünyanın duyduğu ama kimsenin cevaplamadığı bir imdat çığlığıdır.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)