Coşkun Çokyiğit
6 Eylül 2026 Pazar
Adana Altın Koza: Devam!
Türk sinemasına 32 yıldır omuz veren Adana Altın Koza Film Festivali, 26 Eylül - 4 Ekim 2026 tarihlerinde 33. defa yeni filmlere kucak açacak. Festival’in “Ulusal Uzun Metraj” bölümünde bu sene on film Altın Koza için yarışacak. Bunların beş tanesi dünya prömiyerini (world premiere) Adana’da yapacak. Beklenti (Ali Özel), Canavar (Tunç Şahin), Moda Evlilik (Miraç Atabey, Patates Kızartması (Sinan Biçici), Varlık (Muzaffer Mehmet Çağlar). Gönül ister ki, bu yeni filmler ilk gösterimlerinde Batı Avrupa film festivalinde olduğu gibi tüm dünyadan eleştirmenler, büyük dağıtımcılar, satış şirketleri, yapımcılar, festival programcıları, uluslararası basın tarafından da izlenecek olsun! Ancak -bildiğim kadarı ile- Adana Altın Koza FIAPF (International Federation of Film Producers Associations) kurumunca akredite bir festival olmamasına rağmen “world premiere” yapacak bu filmler bulması onun uluslararası alanda görünür kılabilir. Umarım Altın Koza bu istikrarlı yürüyüşünü devam ettirerek tıpkı Antalya gibi FIAPF tarafından akredite edilmiş uluslararası bir festival olur. Bu hem Türkiye hem Türk sineaması açısında çok değerli bir kazanç olur. Özetle Altın Koza’nın ulusal yarışma bölümünde festival seyircisine sunulacak diğer filmler de şöyle: Bir Arada Yalnız (Ali Vatansever), Günyüzü (Banu Sıvacı), Karanlıkta Islık Çalanlar (Pınar Yorgancıoğlu), Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri Alphan Eşeli- Türkiye Prömiyeri), Ölü Köpekler Isırmaz (Nuri Cihan Özdoğan).
Altın Koza’nın seçkisindeki dünya prömiyeri ifadesi üzerine bazı şeyleri merak ettim ve festivallerimizin ulusal ve uluslararası durumları hakkında bir röportaj yaptım. Adını yazmamı istemeyen uzmanımız ile şunları tartıştık:
Bir film festivalinin unvanına “Uluslararası” eklemek ne anlama gelir?
Ülkemizde festivali denildiğinde akla birkaç güçlü isim geliyor: İstanbul Film Festivali, Antalya Altın Portakal, Adana Altın Koza ve Ankara Film Festivali. Bu dördünün Türk sinemasında kendine özgü yeri, tarihi ve seyircisi var. İşin içine “uluslararası festival” kavramı girdiğinde tablo değişiyor. Çünkü bir festivalin adının başında “Uluslararası” yazmasıyla, dünya sinemasında gerçekten uluslararası bir ağırlık taşıması aynı şey değil. Dünyanın önde gelen festivallerine baktığımızda bunun ne anlama geldiğini daha iyi görüyoruz. Cannes, Venedik ve Berlin yalnızca filmlerin gösterildiği organizasyonlar kadar, yapımcıların, yönetmenlerin, oyuncuların, dağıtımcıların, satış şirketlerinin, festival yöneticilerinin, eleştirmenlerin ve gazetecilerin buluştuğu devasa sinema etkinlikleri. Bir filmin Cannes, Venedik veya Berlin'de dünya prömiyerini yapması bu yüzden önemlidir. Festival salonundaki birkaç bin seyirciden çok daha büyük bir döngü söz konusu ki, film o etkinliklerden herhangi birine dahil olduğunda dünya sinemasının dolaşım ağına girer.
“Dünya prömiyeri” neden önemli?
Festival dünyasının görünür kurallarından biri de filmin ilk gösteriminin nerede yapıldığıdır. “Cannes, Venedik ve Berlin gibi büyük festivallerde filmin daha önce nerede gösterildiği önemli bir seçim kriteridir. Yönetmen açısından bu, filmini dünya sinema çevresine ilk kez güçlü bir vitrinde sunabilmek demektir.
Türkiye'deki festivallerin önemli bölümünde ise çıta farklıdır. Örneğin Antalya Altın Portakal'ın uluslararası yarışmasında Türkiye prömiyeri şartı öne çıkar. Başka bir ülkede gösterilmiş olan film, Türkiye'de ilk kez Antalya'da seyirci karşısına çıkabilir. Aradaki fark küçük görünse de aslında festivalin dünya sineması içindeki yerini anlatan önemli göstergelerden biridir. Bir başka ifadeyle Cannes, “Bu filmi dünyaya ilk kez burada gösteriyorum” iddiasını taşırken, Antalya çoğu durumda “Bu filmi Türkiye'de ilk kez burada gösteriyorum” diyebilir.
Adana'nın yeri nerede?
Adana Altın Koza söz konusu olduğunda değerlendirme biraz daha farklı yapılmalı. Adana'nın Türk sinemasındaki tarihsel ağırlığı tartışılmaz. Festival özellikle ulusal uzun metraj yarışmasıyla Türk sinemasının önemli vitrinlerinden biri. Ancak uluslararası yarışma ve uluslararası sektör görünürlüğü bakımından Antalya ve İstanbul'un gerisinde olduğu söylenebilir. 2026 programında uluslararası yarışma kısa filmlerle sınırlı. Uluslararası kısa film yarışmasına farklı ülkelerden yönetmenlerin filmleri katılabiliyor. Buna karşılık festivalin asıl ağırlığını yine ulusal uzun metraj yarışması taşıyor.
Özet olarak?
Altın Koza için en doğru tanım şu olabilir: Ulusal sinemada güçlü, uluslararası alanda ise gelişme aşamasında olan bir festival. Bu, Adana'nın zayıf olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, Adana'nın gücü başka yerde. Türk yönetmenlerinin, oyuncularının ve yapımcılarının buluştuğu; ulusal sinemanın tartışıldığı önemli bir merkez. Ancak dünya festivalleriyle kıyaslandığında henüz aynı uluslararası dolaşım ağına sahip değil.
“Ankara?”
“Ankara başka bir damar.”
“Peki o zaman o damara daha sonra girelim!”
30 Ağustos 2026 Pazar
Türklük ve Türkçe Anadolu’da 1071’den sonra dirildi!
Devleti Aliye’nin son 250 yılından itibaren medeniyetimizin her cephede aldığı ağır yaralar ve bunun sonucu başta devletlu takımı olmak üzere kademe kademe bütün toplum kesimlerindeki mukayeseye dayalı indirgemeci düşünme tarzının hala devam ettiği bir gerçek. Bu türlü düşünmenin mantığı, ilk dönemlerden bugüne kadar bizi hep yanıltmıştır. Çünkü mukayeseye dayalı indirgemeci düşünce, birbirine hiç benzemeyen ve gelişimi değişik olan toplumları çok dar açıdan (tek ölçütle) karşılaştırır. Bu da farklılıkları silerek “var/yok”, “ileri/geri”, “biz/onlar” şeklinde karşıtlıklara indirgeme eğilimidir.
Mesela şu cümleler: “Matbaa onlarda var, bizde neden yok? Onların askerlerinde tüfek, top var bizde neden olmasın? Onların devlet idaresinde meclis var biz de isteriz. Onlarda eşit vatandaşlık var, mal ve can emniyeti hukuka dayalı bizim vatandaşlar neden yetmiş iki millete bölünmüştür? Onlarda kadın sosyal hayatın içinde (!) bizim kadınlar neden haremden dışarı çıkmıyor?” benzeri yüzlerce cümleyi hemen hepimiz duymuştur. Günümüzde bile köyünden çıkıp Avrupa’ya ekmek parası kazanmaya giden ve bir müddet sonra toplumun en alt kademesinden statü sahibi bireye dönüştüğü halde her an "Ausländer raus" sloganına maruz kalabilecek insanlarımız da tartışmalara ayrı boyut kazandırmıştır. Öyle bir boyut ki, kendi kültürü hakkında hiçbir bilgisi, görgüsü olmaya üçüncü nesillerin ipe sapa gelmez mukayeselerine dönüşmüştür. Ülkedeki sert tartışmalar aslında artık “Neden onda var bizde yok?” duvarını aştı ve bize ait değerlin niteliği konuşulmaya başladı. Önceleri halk ağzındaki atışmalar “nicelik sorunuymuş” gibi algılanıyordu (ve tabii, 0nda var de bende neden yok düzeyindeki sorun, bende olmayanları ele geçirmek sorunuydu) fakat bu yeni indirgemecilik biçimi artık öz malımızı (değerlerimizi) hiçe indirgeme sorunsalı haline gelmiş durumda.
Malazgirt Zaferi’nin 955 inci yıl dönümünde vesilesiyle “Malazgirt Kapısı” tekrar gündeme geldi. Aslında tarihimiz hakkında bilimsel çevrelerde ciddi bilimsel konular olarak akademik sınırlar içinde tartışılan ve daha sonra gazetecilerin, TV şovmenlerinin, sosyal medya mensuplarının vülgarize ettiği bilgiler halinde yayınlan en sonunda ayağa düşürülen meseleler pek çok: Bunlardan bazılarını sayayım: Türklerin tarihte varoluş zamanının tarihlendirilmesi, Proto-Türklerin kökeni, Türklerin Altay Dağları merkezli köken teorisi, Türk ve Türki kavramlarının tarihsel anlamları, Hunların etnik ve dil kimliği, Göktürklerin etnik teşekkülü, Asya Hunları ile Göktürkler arasındaki süreklilik, Türklerin Anadolu'ya gelişinin başlangıç tarihi, Malazgirt'in Anadolu'nun Türkleşmesindeki gerçek ağırlığı, Malazgirt öncesinde Anadolu'daki Türk varlığı, Anadolu'nun Türkleşmesinde Oğuz, Türkmen ve diğer Türk unsurların rolleri, Anadolu'da Türk nüfusunun demografik dönüşümü, Selçuklu döneminde Anadolu'daki yerli halklarla Türklerin ilişkileri, Osmanlıların kuruluşunda aşiret, gaza ve devletleşme modelleri, Osmanlı hanedanının Kayı boyundan geldiği iddiasının tarihsel temeli, Osmanlı kuruluş anlatılarının erken kaynaklarla uyumu, Osmanlıların etnik kimliği ve “Türk devleti” olarak tanımlanması, Osmanlı toplumunda Türk, Türkmen, Yörük ve reaya kavramlarının anlamları, Yeniçerilerin devşirme sistemi ve etnik-dinî niteliği, Osmanlı yönetici sınıfının Türklükle ilişkisi…”
Birkaç gün dür süren yeni tartışmalardan anladım ki, Malazgirt ve Türklerin Anadolu’yu yurt tutma meselesi gündelik politikaların emrine verilmiş. Büyük zaferin ihtişamını, manasını, kazancını ve ruhunu bir yana bırakıp, “Türk’ler Anadolu’ya 1071’den önce gelmişti. Kapılar Malazgirt’le açılmadı. Alpaslan’ın asıl niyeti Suriye ve Şam’dı” gibi farklı argümanları zaferin özünü hafife alacak şekilde kullanmak çok acı verici. Oysa Türklerin Roma İmparatoru’nu diz çöktürdüğü, yenilmez denilen bir devletin kendi topraklarındaki hakimiyetini yitirmesiyle son uçlanan bu büyük meydan muharebesi savaş tarihinde emsaline rastlanmayan ve biricik örnektir. Bütün büyük Türk devlet adamları ve aklı yerindeki Türk tarihçileri Malazgirt’in ne anlama geldiğini bilir ve bunu daha önceki yazılarımda da belirtmiştim.
Mustafa Kemal Atatürk’ün daha önce bilmediğim kendi el yazısıyla yazmış olduğunu öğrendiğim şu sözleri konuya açıklık getirmesi bakımından en iyi emsali teşkil etmektedir. Selçukluların hizmeti:
Selçuklular Asya’da Arap nüfuzunu kırdılar. Yerine Türk hâkimiyetini koydular. Anadolu’yu Bizans (Roma) imparatorlarından istirdat ettiler (geri aldılar). Türklüğü ve Türkçeyi Anadolu’da ihya ettiler. Etilerden sonra İskender, Romalılar, Bizanslılar devrinde unutulmaya başlayan Türklüğü ve Türkçeyi Anadolu’da ihya ettiler. (Millî Savunma Bakanlığı Arşivi, Atatürk Kol. Kls.: Nu.:11; Dosya Nu.: 232; Fihrist Nu.: 6)
23 Ağustos 2026 Pazar
Kalplerin şifası sevgiliye kavuşmaktır
Osman Hamdi Bey’in kim tarafından hangi akla hizmetle “Kaplumbağa Terbiyecisi” adını verdiğini anlayamadığım meşhur tablosu hakkında aklıma gelen her türlü soruyu sanal alemde sörf yaparak öğrenmeye çalışıyorum. Sora sora 1300 yıl önce dikilen Göktürk Anıtlarına kadar vardım! Aslında daha o kadar eski zamanlar gitmeden önce şu “terbiyeci herif” meselesini çözmeye çalıştım. Tablonun ekran görüntüsünü alarak çini pencere alınlığına yazılmış ‘hattı’ okudum: Şifâü’l-kulubi likâü’l mahbûb. Yani basitçe “kalplerin şifası sevgiliye kavuşmaktır ya da sevgilinin yüzüdür” şeklinde anlatabileceğim, Şark’ın bütün büyük söz sultanları tarafından pek çok defa kullanılmış bu meşhur “hikemî kelam” Bursa Yeşil Camii’nin hünkâr mahfili bölümündeki pencere alınlığında aynıyla vardır. Yeşil Cami’de olmayan ise Osman Hamdi’nin 1907’de çizdiği tablosuna koyduğu “Muhammed” tablosudur!
Kaplumbağa Terbiyecisi adı daha sonra konan bu ilginç tablo üzerindeki detayları incelerken, dervişin sırtındaki keşkül ile ‘terbiyeci’ yaftasını takanların sopa sandığı elindeki ney bize göstermektedir ki, aslında nefsini terbiye etmek için dünyadan vaz geçmiş bir dervişi seyretmekteyiz. Evet dikkat edin, tabloda asıl olan kaplumbağalar değil, nefsini terbiye etmek için başka her şeyden vazgeçmiş bir derviştir. Kırmızı abasıyla tablonun merkezine yerleştirilmiş olan dervişin başının üzerinde ise “Şifâü’l-kulubi likâü’l mahbûb” ve “Muhammed” levhası varken Batı ve Doğu sanatları geleneğinde asla evcilleştirilebilir bir canlı olarak algılanmamış, genellikle yavaşlık, kabuğu, uzun ömrü ve yer /yüzüy/le ilişkisi bağlamlarında resmedilmiştir. Bu açıdan bakıldığında hatta, dervişin kaplumbağaları terbiye etmesi bir yana, onların telaşsız ve dingin yaşayışlarından dervişin ders çıkarttığı ve nefs terbiyesine yeni bir katman eklemek için nirvanaya ermiş bu hayvanları ibretle seyrettiği dahi söylenebilir. Bu açıdan tabloya, “dervişi terbiye eden kaplumbağalar” adı bile verilebilir.
Pak çok mecrada, Osman Hamdi Bey bu tablosunu babası Sadrazam İbrahim Edehem Paşa’nın tesiriyle çizmiş şeklinde bilgiler var. Sadrazam Paşa, resim eğitimi alan oğlu Hamdi’ye Fransız ressam ve çizer Louis Crépon'a ait bir Japon gravüründen esinlenilerek çizilmiş "Charmeur de tortues" (Kaplumbağa Terbiyecisi) adlı ve 1869 yılında Le Tour du Monde'da yayımlanmış bir eseri tanıtır. Bu tablodaki kişi, elindeki def benzeri çalgı aleti ve kaplumbağaların dehşet içinde birbirinin üzerinden atlamaya çalışır hali ile Osman Hamdi’nin tablosu arasında çok derin bir fark vardır, o da “şifasız bir kalp, çirkin bir surat”ın yaydığı sinirli enerji ile sevgilinin yüzünü görüp şifa bulmak ümidini her dem kalbinin vuruşunda terennüm eden Müslüman dervişin sakin hâlidir!
Nitekim bu konuda ciddi bir araştırma yapan Doç. Dr. Murat Ak’ın tespitleri şöyledir: “Osmanlı modernleşmesinin önemli sanatçı karakterlerinden biri olan, 1842- 1910 yılları arasında yaşamış ressam, müzeci, arkeolog ve yazar vasıflarıyla öne çıkmış Osman Hamdi Bey, herkesçe bilinen ve çizildiği tarihten sonra Kaplumbağa Terbiyecisi olarak isimlendirilen tablosunda sakalları ağarmaya yüz tutmuş yaşlı bir adamı resmetmiştir. Tabloda yer alan sakalları ağarmaya yüz tutmuş ve beli bükülmüş bu yaşlı ihtiyar küçük bir pencerenin önünde yerdeki yaprakları yiyen kaplumbağaları terbiye eder. Tablodaki küçük pencerenin alınlığında ise Şifâu’lkulûb likâu’l mahbûb yazısı yer almaktadır. İlgili tablo vesilesiyle ifade, akademik çalışmaların ve serbest incelemelerin de konusu olmuştur. Osman Hamdi Bey’in bu tabloda resmettiği mekânın Bursa Yeşil Camii olduğu bilinmektedir. İlgili ifade Bursa Yeşil Camii’nde yer alan pencere alınlığında da mevcuttur. Ayrıca tablonun Osman Hamdi Bey tarafından resmedilen birden fazla versiyonu bulunmaktadır. Tablonun 1907 yılı versiyonunda 1906 yılı versiyonundan farklı olarak 13 Osman Hamdi Bey Şifâü’l-kulûb likâü’l-mahbûb yazısının hemen sağ yanına Muhammed yazılı bir levha koymuştur. Şifâü’l-kulûb likâü’l-mahbûb yazısının Bursa Yeşil Camii’nde yer alması, yine Osman Hamdi Bey’in tablonun 1907 yılı versiyonunda yazının yanına Muhammed levhasını yerleştirmesi ifadede geçen mahbûb (sevgili) kelimesinden maksadın metafizik bir telakki ile Hz. Muhammed (sav) olması gerektiği çağrışımını yapar. Bu durum Osman Hamdi Bey’in ilgili yazıyı da böyle bir bağlamda anladığını ya da anlatmak istediğini düşündürmektedir. Osman Hamdi Bey’in resminde cami vb. dinî çağrışımlı bu unsurlarla Osmanlının ve Doğu’nun dinî kimliğine vurgu yaptığı da söylenmektedir. Şifâü’l-kulûb likâü’l-mahbûb ifadesi farklı yerlerde de karşımıza çıkmaktadır.”
İncelemenin devamında Şark’a ait bu hikmetli sözün pek çok alim, şair, hakim ve sultan tarafından defalarca kullanıldığına dair kaynaklarla desteklenmiş bilgiler mevcuttur. Buradan şu sonuca varmak istiyorum ki, Osman Hamdi Bey’in “Kaplumbağa Terbiyecisi” adıyla yaftalanan tablosuna bu adı verenlerin muhtemelen Şark’a ait büyük irfan/hikmet ırmağından, bu geleneğin binlerce yıl içinde katmanlaşarak hayatın ve kültürün her alanına sirayet etmiş tasavvufi algısında haberleri yok!
MAKALE SAHİBİ: Murat Ak Doç. Dr., Necmettin Erbakan Üniversitesi, Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi, Türk İslam Tarihi ve Sanatları
16 Ağustos 2026 Pazar
MEDYAMETRE
200’li yıllarda internetin ve ona bağlı olarak sanal haberleşmenin yaygınlaşmaya başladığı yıllarda özel bir televizyonda, adını “medyametre” koyduğum programı yapıp sunmaya başlamıştım. Ekran karşısında o kadar acemiydim ki, her program açılışı benim için, bir heyecan dalgasının altında kalmak gibiydi. Dalgalarla boğuşan ve nefes almaya çalışan çaylak sörfçüler gibi hissediyordum sanırım. Nefes alıp vermenin hayati önemin karşılık nefesimi tutarak sunduğum bu programların birinde tarih felsefecisi Prof. Dr. Şahin Uçar’ı konuk almış, Yılmaz Öztuna’yı telefonla akışa dahil etmiştim. Bir başka programda sonraki yıllarda kardiyoloğum olacak Kemal Hoca’yı konuşturmuştum ki, daha o zamanlar ilaçlı stentler yeni yeni uygulanmaya başlanmış bundan sekiz yıl sonra programda anlattığı teknikle bana stent takmıştı. Soyadının yazmamı istemeyen Prof. Dr. Kemal Hoca ile sadece kalp ve damar sorunların değil, ülkemizde koruyucu hekimlik uygulamasının benimsenmemiş olmasını, nenelerimizin mutfağına döndüğümüzde sağlıkla ilgili pek çok sorunun hallolacağını, marketlerden asla raf ömrü uzatılmış gıdalar almamamız gerektiğini, ABD ve Batı Avrupa kumandalı diyetisyenlerden ve beslenme programlarından uzak durmanın gerekçeleri dahi çok ciddi konuları konuşmuştuk. Hatta hoca bir kehanette bulunmuş, bugün “imtiyazlı hastaneler” olarak tüm şehirlerimizi kuşatan, otoyol ve otobanların üzerinde hamburgerci dükkânları gibi sıralanan hastanelerin ilk örneklerinden yola çıkarak “Bunlar pıtrak gibi çoğalacaklar” demişti.
Medyametre’nin temel ilkesi, yazılı basın ve görsel medyaya yansıyan haberleri rakamlarla destekleyerek seyirciye aktarmaktı. Şöyle ki, bir hafta boyunca en çok gündemde kalan olay, kişi, kurum, kuruluş, sanat etkinlikleri istatiksel olarak sıralanacak, bunların içinde gündemi en çok meşgul eden konu bir konukla enine boyuna konuşulacaktı! Fakat bu haberleri kim toplayacak, kim sıralayacaktı? Ben tek başıma hem yapımcı hem editör hem sunucuydum. Başka bir yardımcım olmadığı gibi, aynı alanı kullanan bir programın çekimi bittikten sonra stüdyoyu yeniden düzenlemek için bazen eksik elemanın yerine bendeniz yardımcılık yapıyor, kan ter içinde kaldığımdan dolay pudralı suratımda ter yol yapıyor, makyöz hanımdan malzeme sıkıntısı had safhada olduğu için ciddi biçimde azar işitiyordum. Medyametre istediğim standartta bir yetkinlik gösteremedi. Çünkü kendi imkanlarımla topladığım “en çok konuşulan/en önemli konu” sıralaması çok kişisel kaldığı gibi öne çıkarttığım konularda her istediğim konuğu tüm nazik davetlerime rağmen stüdyoya alamıyordum. Kanalın adını söylediğimde önce TRT’nin kanalına program yaptığımı sananların öyle olmadığını anlar anlamaz işleri çıkıyordu!
Yıllar içinde çok profesyonel işleyen bir başka televizyonda da programlar yaparken, amatör televizyonculuk dönemimdeki medyametre mantığını bana teslim edilen yeni programda uygulamak istedim. Kurumun çalıştığı medya takip hizmeti veren bir kurumla mail yolu ile iletişime geçtim. Tam olarak istediklerimi anlattım. Uzun zaman sonra olumsuz cevap geldi. Daha sonra bir başka ajanstan da mail yoluyla aynı işi istedim. Oradan da sadece kupür hizmeti verdikleri haberi geldi. Ben bazı nedenlerden dolayı televizyon işini bırakıp yoluma yazılı basında devam ettiğim sırada bir gün bir mail aldım. “Coşkun Bey, haftanın enleri konusundaki medya ölçüm hizmetlerini rakip bir ajans bizden kopyalayarak üretiyor. Onları mahkemeye verdik. Bizim lehimize şahitlik yapar mısınız?” şeklinde bir itiraf ve yardım mailiydi bu. Çok şaşırmıştım. Benim mail yoluyla onlara teklif ettiğim her şeyi yapmaya başlamışlar, “Bu fikir benimdi sen benden çaldın” davasına düşürmüşler ve beni şahit göstermek istiyorlardı! Cidden öfkelenmiştim! Sert bir “Hayır!” maili çektiğimi hatırlıyorum. Bu güden baktığımda davaya müdahil olarak fikrime sahip çıkmadığım için nasıl büyük bir hata yaptığımı çok acı bir biçimde idrak ediyorum!
Televizyonculuğu bıraktıktan, ajansların fikrimi mahkemelik etmesinde sonra bendeniz “medyametre” adını sonuna gmail.com ekleyerek önce eposta hesabı olarak kullandım. Daha sonra www.medyametre.com.tr alan adını aldım. Daha da sonra bu adı bir marka yapmaya karar verdim ve “marka tescil” başvurusunda bulundum. Hayretle gördüm ki, devletin yayıncılık denetimi yapan bir kurumu bu adla bir marka tescili yaptırmış. Ancak neyse ki bendenizin alanını tescil ettirmedikleri için 2000’li yıllardan beri kullandığım “medyametre” markamın kurtarmış oldum. 2026/031466 numaralı başvuruyla 38 kodlu hizmetlerim şöyle tanımlanıyor: “Radyo ve televizyon yayın hizmetleri. Haberleşme hizmetleri; telefon, bilgisayar ve diğer yöntemlerle haberleşme ve buna olanak sağlama hizmetleri; bilgisayar, mobil telefon, akıllı giyilebilir cihazlar yardımıyla görsel ve işitsel mesajların, resimlerin, videoların iletimi hizmetleri, global bilgisayar ağına kullanıcı giriş zamanının kiralanması hizmetleri, internet servisi sağlama hizmetleri, iletişim cihazlarının kiralanması hizmetleri. Haber ajansı hizmetleri.”
Benim bütün bu hizmet kalemleri içinde en çok hoşuma gideni elbette hemen tahmin etmişsinizdir ki,
“Haberleşme hizmetleri ve Haber ajansı hizmetleri” oldu. Ancak artık fikir hırsızı kurumlar ile değil yapay zekâ ile ortaklık çalışarak yepyeni bir “medyametre yayıncılığı” yapmayı umuyorum. Tabii öncelikle destekçi arayışında olduğumu duyanların duymayanlara bildirmesi gerekiyor!
9 Ağustos 2026 Pazar
Yapıtı aydınlar ve sosyal bulanıklık
Araştırmacı Sinan Çuluk’un Facebook sayfasındaki bir paylaşımında, gelmiş geçmiş bütün zamanlarda insanoğlunun hallerini anlatan eski bir metnin fotoğrafını ve bugünkü alfabeye çevrilmiş halini gördüm. Beş bin yıl önceki Sümer tabletlerinden günümüze bilgi, bilim, bilgisizlik, bilmezlik, bilmediğini bilmezlik gibi insan halleri hep anlatılageldiğini hepimiz biliriz. Hatta bazı tabletlerde tıpkı nenelerimiz gibi yeni nesilden yakınıldığını, saygının sevginin kalmadığı şikayetinin vurgulandığı dahi yazılıdır, derler. Belki beş belki on beş bin yıldan beri insanlığın değişmez dört hali ise Sinan Çuluk’un paylaşımına göre şöyle:
“Ortalığı cahil bir zümre kapladı. Nereye adım atsan karşına çıkıyorlar. Kanaatime göre en tehlikeli sosyal topluluk bunlardan oluşuyor. Mirza Sabir'in o meşhur şiirindeki üslubuyla ben bunlardan "çok korkirem". Eskiler de bu tiplerden korkarlar, çekinirlerdi. Çelebi, halim, selim zatlar kendilerine göre bir halk tasnifi yaptıklarında cahilden "hazer edilmesi" yani korkulması, çekinilmesi gerektiğini tavsiye ediyorlar. Cahille uğraşmaya gelmez, moral bozmaya değmez. Eski bir yazmadan alıntı: Hikmet: Bazı hükemâ eyitti. Halk dört türlüdür. Bir türlüsü budur ki bilir ve bildiğini dahi bilir. O âlimdir, ona tabi olun. Biri dahi bilir amma bilir idüğini bilmez. O nâstır, onu zikr eyleyin. Bir kimse dahi odur ki bilmez amma bilmediğini bilir. Onu irşad eyleyin, irşada taliptir. Ve bir kimse dahi vardır ki bilmez, bilmediğini dahi bilmez. O cahildir, ondan hazer eyleyin [sakının, çekinin, korkun].”
Metinden de anlıyoruz ki, toplumların başına büyük dert açan asıl bela cahillerdir ve cahillik ise “bilmediğini bilmeyendir.” Günümüz dünyasında bilgi alınıp satılır bir mala dönüştürüldüğü için de bilgi sahibi olmanın büyük sorumluluk getirdiği gerçeği de yalana dönüştürülmüştür. Günümüz bilgi aktarma teknolojilerinin doğru kullanılmadığı konusunda aynı düşüncede olmayan yok. Eğitim sistemlerinin de bilgi teknolojileri kadar mekanik ve ulusal kültür idrakinden mahrum olduğu gerçeği çok ciddi bir zaaftır. Bilhassa yüksek düzeyde eğitim veren ve toplumu yönlendirecek alanlarda çalışacak insanları yetiştiren bu öğretim kurumları, ulusal kültürden tamamen uzak, yapay zekâ düzeyinde mekanik eğiticiler olarak etkinlik göstermektedirler. Çoğunluğu İngilizce eğitim veren bu kurumlardan mezun olan öğrenciler birer bilgi küpüne dönüştürülmüş olarak milletin başına bela edilmektedirler. Çünkü bunlar beyinlerine doldurulan bilgi “ulusal tarih, gelenek görenek, sosyal gelişme” vb. gibi toplumun derinden akan irfan ırmağından koparılmış kişilerdir. Dünyayı ve insanları bildiklerini sana bu cahiller milletini bilmeyen birer “yapıntı aydın” olarak etrafımızı kuşatmıştır. Dini bilmeyen dinci, milletine yabancılaşmış milliyetçi, halklını tanımayan halkçı tipi işte bu cahilleştirmenin ürünüdür.
Yapıntı aydının oluşumu ana dilin ikinci plana itilmesi, ulusal kültür ve tarih bilgisinden uzaklaşma ve böylece “öteki kaynakları” eleştirel süzgeçten geçirmeden benimseme şeklinde ilerler ki, bu hastalığın son noktası öz toplumu ile iletişim kurma isteğini kaybetmektir. İşte o korkunç cahillik burada başlar: toplumunu (kendini) bilmemek ama bunun farkında olmamak!
Aslında bu yapıntı aydınlar, Türkiye’de bütün toplum kesimlerini etkileyerek “bilmediğini bilmemek” halini geleceğimiz sarsacak kadar derinleştirmişlerdir. Dinden milliyete, ahlaktan etik değerlere, mutfak kültüründen giyim kuşama ve hayatın hemen her bir kültür halinde yaşanan anlaşmazlıkların temel sebebi “bilmediğini bilmemekten” kaynaklanmaktadır. Rahmetli Cemil Meriç’in 1970’li yıllarda kullandığı deyimle söylersek toplumsal bir “anomi” içindeyiz. Emil Dukheim’den alınan anomi kavramını açacak olursak, toplumun ortak değer ve normları zayıflamış, istikametsiz ve kuralsızlık nedeniyle insanların neye inanacağını ve nasıl davranacağını bilemez hale gelmiş, ahlaki rehberlik kaybolmuştur.
Yapıntı aydınların geleneksel değerleri bozarak yapıntı değerler üretmeleri sonucunda insanımızda oluşan ahlaki, zihni, kültürel yani “sosyal bulanıklık” halinin sona erebilmesi için ise öncelikle kopyalanan çağdaş kavramların tam özümsenmesi, büyük ölçüde çözülmüş görünen geleneksel değerlerin güncellenerek topluma mal edilmesi, hangi değerler sistemine göre yaşayacaklarını bilemez hâle getirilmiş insanlara, din bilmeyen dincilerin, milletine yabancılaşmış milliyetçilerin, halklını tanımayan halkçıların temsil edemeyeceği kadar üstün bir değerler sitem sunmak gerekmektedir.
Eğitim kurumlarını farklı, ailenin farklı ve medyanın daha başka değerler üretmesini önüne geçecek bir ulusal kültür planı sunacak politikaya ihtiyacımız olduğu şarttır!
2 Ağustos 2026 Pazar
Dünya yangın yeri ama Örümcek Adam New York’u bir kere daha kurtardı!
Hollywood’un “karton kahramanları” dünya genç sinema seyircisini esir aldıktan sonra sinema sanatına olan saygının ciddi biçimde darbe aldığını düşünen klasik sinemaseverlerdenim. Çok uzun zamandır, Örümcek Adam (Marvel) ile Batman (DC Comics) arasında pinpon topuna çevrildiğimizi düşünüyorum. Biz sinema seyircilerini içi boş plastik birer topa dönüştürüp pinpon masasında oyun çeviren bu iki tip için fark ettiyseniz, “karton kahraman” dedim. Çizgi romandan uyarlanmış bu tipleri sadece çizgi roman karakterlerini ifade etmek için değil içi boş, yapay, şişirilmiş, dayanıksız ve sahte kahramanlık imgeleriyle bezeli oldukları için kullandım. Tıpkı Amerika’nın görünürdeki söyleminin demokrasi, ilerleme, insan hakları ve gelişme olup aslında bütün bu kavramların kendi faydasına olmaması halinde kavramlar yerine kıyıcı silahlarla konuşmaya başlaması gibi, her bir “karton kahramanın” zaman içinde birer “soft power” bir silaha dönüştüğünü düşünüp yazmışlığım vardır.
Adını ilk defa duyduğum Destin Daniel Cretton’un yönettiği “Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün (Spider-Man: Brand New Day, 2026)” açıkça söylemem gerekirse, bütün yerleşmiş fikirlerime rağmen benden dahi olumlu birkaç puan aldı. Aslında bütün Marvel safsataları gibi örümcek serisinin cacığa dönmüş öykülerinden sağlam bir hikâye çıkaran senaristle Chris McKenna ve Erik Sommers’a buradan el sallıyorum: Yapılan tüm Örümcek Adam filmlerinin hikayesini aynı kaba koyduğunuzda toplamı itibariyle, hıyar, Yunan yoğurdu, kedi nanesi, Çin tuzu ve musluk suyundan yapılmış bir Amerikan cacığına dönüşmüş o bulamaçtan eli yüzü düzgün bir öykü çıkarttıkları için. Örümcek Adam'ın senaryosunu özellikle değişim ve dönüşüm, çaresiz insanlara yardım etme, kimsesizlik, karşılıksız ya da kırık bir aşk acısı bağlamlarında değerlendirdiğimde pek çok ödünçlemeler aldığını söylemeliyim. Burada benzerlikleri yazdığımda filmi seyretmemiş izleyicilere “sürpriz bozanlık” etmiş olacağımdan susuyorum.
20. Yüzyılın son çeyreğinden günümüze Spider-Man filmlerinin benzeşen ve çelişen yönlerini araştırdım: Tüm hikâyelerdeki değişmeyen izlek şuymuş. “Sıradan genç> Olağanüstü güç> Gücün bedeli> Sevgi ve kaybediş> Sorumluluk> Kahramanlık> Fedakârlık.” Bugüne kadarki her bir filmde Peter’in değişmeyen sorusu da şöyleymiş: “Ben normal bir hayat mı yaşayacağım, yoksa başkalarını kurtarmak için kendi mutluluğumdan vaz mı geçeceğim?” Bu yol haritasına göre, önceki filmlerde Tobey Maguire’in Örümcek Adam’ı “Kahraman olmak zorundayım!”, Andrew Garfield’ınki “Kahraman olmak sevdiğimi kaybetmeme neden oldu.” ve Tom Holland’ınki ise “Kahraman olmak için sevdiğim herkesi kaybetmeyi göze almalıyım.” ana fikri etrafında örülü öykülermiş! Anlaşıldığı kadarı ile yönetmen Destin Daniel Cretton’ın Örümcek Adam’ı, sert ve sersemleten çelişkilerden kurtulmaya çalışıyor. Örümcek ile Peter arasında sürekli Peter aleyhine bozulan dengenin yeniden kurulup kurulamayacağı etrafında şekillenen bu hikâye evet her iki senaristin çabasıyla fazla rahatsızlık hissetmeden izlenebilecek hale gelmiş ki, Peter artık “Peter kalmak” için Örümceği sınırlayacak bir teknoloji bile geliştiriyor.
Buraya kadar çok beşerî bir izlekte yürüdük ama filmin hikayesinde bize, bilimi ile mucizeyi birbirine tokuşturarak anlatılan başka bir konu var (konu içinde konu!). Açıkça değil örtülü biçimde hissettirilen o hikâye ise Peter tarafından değil, Jean Grey (Sadie Sink) adlı bir “tele pat” üzerinden aktarılıyor. Peter, örümcek genlerinin tüm benliğini ele geçirerek gittikçe güçlenmesini durdurmaya çalışırken Jean Grey, doğuştan var olan özelliği ile bambaşka bir etki alanı yaratabiliyor. Filmin ilginç bir biçimde çelişkili yanını oluşturan ve final aksiyonunu doruğa çıkartan Jean Grey ve telepati yeteneğinin neden bu kadar abartılarak kullanıldığını ise anlayabilmiş değilim. Muhtemelen hıyar, Yunan yoğurdu, kedi nanesi, Çin tuzu ve musluk suyundan yapılmış bu Amerikan cacığına yeni bir çeşni katmak için yapmış olmalılar.
Örümcek Adam Peter Parker’ın tüm acınası iç mücadelesine rağmen New York halkının telef edilmek istenmesine ramak kalmışken kendini yırtarcasına karşı koyup şehri selamete eriştirmesine sevinemeden aklıma nedense Filistin’deki kasabalar, köyler, yerleşim yerlerinde birer birer öldürülen Filistinliler geliverdi. Çin’in Doğu Türkistan’da Uygurları buharlaştırmak için organize ettiği şeytani asimilasyon uygulamaları göğsüme sancı gibi saplandı. Yani demem o ki, artık ne sinemadan ne tiyatrodan ne de başka bir sanat etkinliğinden sağaltıcı bir düşünce içselleştiremiyoruz! Sinema sanatı adeta “korkunç geçek ile Hollywood arasında pinpon maçı” cümlesiyle tanımlanabilecek kadar absürt bir sanata dönüştürüldü! Dünya yanarken sırtınızı yangına çevirip perdede Çıfıt çarşısı temsilleri seyrettiğiniz bir sanata!
26 Temmuz 2026 Pazar
Antik Yunan, yoğurt, cacık, kahve, musakka veya British Museum
Nolan, The Odyssey ile Homerosçu ezberi bozuyor başlıklı geçen haftaki yazımı okuyan bir okuyucu, fikirlerimi analiz edip, analizini de bana bildirme lütfunda bulundu. Sözlerine şöyle başlıyor:
“Sayın Çokyiğit, metninizi bir film eleştirisi olarak değil, aynı zamanda tarihsel, mitolojik bir tez olarak değerlendirdim. Genel kanaatim şu: Metnin en güçlü tarafı, Nolan'ın ‘The Odyssey’ filmini basit bir ‘Homeros uyarlaması’ olarak değil, savaşın ahlaki bedeli, suçluluk, travma ve kahramanlık kavramlarının yeniden sorgulanması olarak okuması. Ancak metin, bu güçlü fikri savunurken Homeros'a, Antik Yunan'a ve filmdeki bazı olaylara ilişkin ciddi tarihsel ve metinsel hatalar yapıyor. Ayrıca bazı yerlerde yorum ile olguyu birbirine karıştırıyor ve hakaret içeren ifadeler objektifliğini zedeliyor. Metninizin en başarılı ve ‘keşif’ niteliğindeki tarafı ‘Nolan, Homerosçu ezberi bozuyor’ tezi. Bu, bence yazının en ilginç ve geliştirilmeye en değer fikri. Çünkü siz Nolan'ın yaptığı şeyi yalnızca ‘Odysseia'yı filme çekmek olarak görmüyorsunuz. Şunu söylüyorsunuz: Nolan, Odysseus'u yalnızca eve dönmeye çalışan bir kahraman olarak değil, eve döndüğünde kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan bir insan olarak ele alıyor. Dolayısıyla sizin şu cümleniz: Odysseus artık kendisinin bir kahraman değil, ölümlere, felaketlere, acılara sebep olmuş bir suçlu olduğunu idrak ediyor. Bir film yorumu olarak çok güçlü ama burada küçük bir düzeltme gerekir: Odysseus'u doğrudan suçlu ilan etmek, Nolan'ın yorumunu sizin yorumunuzla özdeşleştirmek olur. En önemli yanılgınız ise Homerosçu ezber ifadeniz ki bu ne demek? Burada metninizin temel kavramsal problemi var. Siz ‘Homerosçu ezber’ diyerek sanki Homeros'un Odysseus'u tek boyutlu biçimde kahramanlaştırdığını ileri sürüyorsunuz.”
Buraya kadar keyifle okuduğum yazıdan birden buz gibi soğudum. Çünkü ben “Homerosçu ezber” ifadesiyle, Homeros’un neler söylediğini değil Homeros’un şiirlerinden yola çıkarak onu roman, hikâye, sinema ve tiyatroya uyarlayanların antik Yunan hakkındaki ahmakça putlaştırma iştahlarını kast ettim. Nolan’ın, artık bir ezbere dönüşmüş ve Homeros’u da mezarında ters döndüren ahmakça algıya kapılmadığını söyledim. Nolan’ın Homeros’un anlattıklarından yola çıkarak Odysseus'u, karanlık yönleri olan bir karaktere dönüştürmesinin altını çizdim. Yönetmenin onu kurnaz, kibirli, desiseci bir kahramanlar kahramanı haline getirmemesini vurguladım: Odysseus kahramanlar kahramanı bir karakter değil, Homeros'un zaten çelişkili ve kurnaz bir karakter olarak anlattığı Odysseus'u, modern savaş travma ve suçluluk perspektifinden yola çıkarak daha belirgin bir anti-kahramanlık çizgisine taşımasının sinemada bir ilk olduğunu vurguladım.
Eleştirimin eleştirmeni arkadaş bir de şöyle yazmış: “Neredeyse üç bin yıl önce yaşanan vahşi katliam ifadenizde önemli bir sorun var. Çünkü Truva Savaşı’nın tarihsel olarak gerçekten yaşandığı kesin değildir. Homeros'un anlattığı savaşın, karakterlerin ve olayların tarihsel gerçekliği konusunda kesinlik yoktur.” Bu cümleden anlaşılıyor ki bu arkadaş, Nolan’ın filminin gerçeklikten, tarihten, zamandan ve esinlendiği eserden bağımsız ayrı bir gerçekliği, tarihsiliği, zamanı ve yepyeni bir eser olduğunu kavrayamıyor. Yazım boyunca Homeros’un şiirini değil Nolan’ın filmini yani görsel işitsel anlatısını esas aldığımı da anlayamıyor. Yazımda Odysseus Destanı ile Odyssey filmi arasında benzerlikler ve farkları hiç tartışmadığım halde. Bence bu anlamda yazımı bir kere daha okumasında fayda var.
Okuyucu eleştirmen, ‘Poseidon'un dev piçi Polyphemos’ ifademe çok bozulmuş ve edebî bulmamış! Ben film eleştirilerinin bir edebiyat türü olmadığını düşünenlerden olduğum gibi, piçe piç, enseste ensest derim. Zeus’un eşlerinin kimler olduğuna bakalım: Titan Soyundan Akrabaları (Teyzeleri/Hataları ve Kuzenleri): Metis (Kuzeni): Zeus'un ilk karısıdır. Akıl tanrıçasıdır. Themis (Teyzesi): Adalet tanrıçasıdır. Mnemosyne (Teyzesi): Hafıza tanrıçasıdır. Öz Kız Kardeşleri: Hera: Zeus'un resmi eşidir. Demeter: Tarım ve bereket tanrıçasıdır.
Okurum ve eleştiricim, ‘sayıları onu aşan Yunan tanrılarından Poseidon’ ifademi de ‘gereksiz ve biraz tuhaf’ bulduğu gibi ‘Antik Yunanlıların hurafeci dini’ cümlemi de indirgemeci bulmuş. Antik Yunan, "hurafeler toplamı" olarak tanımlanamazmış. ‘Kendi içinde son derece karmaşık bir kozmoloji, ritüel sistemi, ahlak anlayışı ve toplumsal yapısı varmış!’
Eleştirmen okuyucum sonunda insafa gelerek şunları yazıyor: ‘Homeros'un hikâyesini kullanarak modern zamanda savaş, travma ve insan doğasına ait soruları kendi görsel işitsel modern anlatısına katmıştır’ cümleniz bence yazınızın en sağlam sonuç cümlesi. Hatta bu yazınızın ana tezi olmalı!’ Teşekkürler arkadaş, ciddi biçimde anlamaya, anlamlandırmaya zaman ayırmışsınız ama Türkçemizde bir söz var: Sözün tamamı aptala söylenir!
Bu cümleden olarak; Antik Yunan kültür ve medeniyetinin Eski Mısır medeniyetini kendine mal ettiği gerçeğini asla unutmayalım çünkü Antik Yunan halkı bugünkülerden daha akıllı ve zeki olduğu için “Yoğurt, cacık, kahve, musakka, dolma (…) bizimdir” demek yerine Mısır’ın bilim, sanat ve karmaşık dinini temellük ederek tarihe medeni hırsızlar olarak girebilme ferasetini göstermişlerdir. British Museum bu bağlamda güzel bir örnektir. Yunan Medeniyeti envanteri de aynı metodun mahsulüdür.
18 Temmuz 2026 Cumartesi
Nolan, The Odyssey ile Homerosçu ezberi bozuyor
Christopher Nolan, Homeros’un iki bin yedi yüz yıllık destanı Odysseia'yı, The Odyssey adıyla sinemaya uyarlarken cesur davranıp savaş, kahramanlık, aşk, ihanet, ahlak hakkında nelerdüşündüğünü senaryoya katmış. Nolan bu tutumuyla neredeyse üç bin yıl önce yaşanan vahşi bir katliamı kahramanlık destanı olarak algılatan “Homerosçu ezberi”bozmuş oluyor.
Yönetmen bilinçli bir biçimde, mucidi olduğu tahta at hilesiyle Truva katliamı ve yağmasının vebali omuzlarına çökmüş olan İthaka Kralı Odysseus'un vicdan muhasebesine odaklanıyor. Homeros’un hurafelerle süslediği antik şiirinden ne anlamamız gerektiğine dair yeni sınırlar çiziyor. Meselenin tam köküne baltayı vurup Odysseus'un (Matt Damon) iç hesaplaşmasını pek alışık olmadığımız bir dürüstlük irdeliyor. Onu bir anti kahramana dönüştürüyor ve tüm karanlık yönlerini öne çıkarıyor.
Odysseus, Truva katliamından sonra o zamanki adıyla Dardanel boğazı ve çevresini ele geçiren Agamennon’un peşine takılmayı ret ediyor. Ayrı bir rota çiziyor ama bu yeni yol bilinmezlerle dolu olduğundan on yıl sürüyor. Bu kadar uzun bir süre boyunca reddettiği gerçekleri görüp (kendi iç karanlığının farkına varıp) kabulleniyor. Odysseus artık kendisinin bir kahraman değil, ölümlere, felaketlere, acılara sebep olmuş bir suçlu olduğunu idrak ediyor.
Antik Yunanlıların hurafeci diniyle örtüşen, insan ruhunu çamura döndürecek kadar garip, vahşi, çirkin ve kirli söylencelerle alacalanmış bu destanda, İthaka Kralı Odysseus'un yolculuğu şu duraklardan geçiyor: Sayıları onu aşan Yunan tanrılarından Poseideon’un dev piçi Polyphemosile mücadele. Balık mı, kayanın üzerine konmuş kuşlar mı olduğunu seçilmeyen Sirenlerin büyülü şarkılarına kapılmadan yola devam etmek zorunda kalması. Kalypso'nun Kralı yıllarca lotus çiçekleriyle ‘sehoş’ edip adasında yedi yıl oyalaması. Büyücü Kirke’nin amasız büyüsünden adamlarını kurtarma. Ki yönetmen Nolan işte burada destanın anlatısını bir kenara bırakarak yüzyılımızın bakış açısını Kirke’ye veriyor.
Kirke, kralın adamlarını domuza çevirmiştir. Odysseus bunun sebebini soruyor. Kirke çok hoşumuza giden şu cevabı veriyor. "Onları domuza çevirmedim. İçlerinde olanı görünür kıldım. Erkekler savaşa çıktıklarında kendilerini kahraman sanırlar; ama açlık, korku ve güç karşısında çoğu yalnızca iştahlarının peşinden giden yaratıklara dönüşürler. "Nolan, filmine kattığı savaş karşıtı yaklaşımını ise Kirke’nin ağzından şöyle aktarıyor. “Savaş erkekleri yüceltmez; onları tüketir. Eve dönenlerin çoğu artık eskisi değildir. Kılıçlarını bırakırlar ama savaş içlerinden çıkmaz." Ve bu büyücü kadın İthaka kralına, ölümüne sebep olduğu askerlerle yüzleşmesi için de yol gösteriyor. “Laertes oğlu, kurnaz Odysseus! Önce başka bir yolculuk yapmalısın: Hades'in ülkesine gitmeli, ölü kâhin Teiresias'ın ruhuna danışmalısın. Eve dönüş yolunu sana ancak o gösterebilir."
Muhtemelen, Nolan’ın Kirke'yi savaşın insanı ahlaken yozlaştırdığını savunan “modern ve feminist” bir karakter olarak yorumlaması Homeros’a mezarında kırk takla attırmış olabilir. Nolan'ın yaptığı şey, sadece savaş karşıtı düşüncelerini Homeros'un karakterlerinin ağzından söyletmekle kalmıyor aynı zamanda 300 Spartalı ve benzeri antik Yunanlıları ahmakça abartan ana akım Batı sineması ekolünden de ayrılıyor. Yani antik Yunan palavraları birer gerçekmiş gibi algılayan aptal seyircilerin kucağına oturmaaptallığına düşmüyor.
Yaratıcı yönetmenler listesinde ciddi bir yeri olan Nolan, Homeros'un antik anlatısını aynen filme çekebilir miydi? Çekmez, çekemezdi. Bu sebeple Homeros'un hikâyesini kullanarak modern zamanda savaş, travma ve insan doğasına ait soruları kendi görsel işitsel modern anlatısına katmayı ihmal etmeyerek sinemada varoluş nedenini bir kere daha ortaya koymayı tercih etmiş oluyor. İşte yine bu sebeple filmi, Homeros'un antik şiirini peliküle aktarmak kadar, Homeros anlatısını kullanarak yüzyılımızdaki savaşların yeniden yorumlanması şeklinde değerlendirmek daha gerçekçi bir yaklaşımdır.
Nolan'ın en yüksek puan alan filmlerinden biri sayılan The Odyssey’de en çok övülen noktalar şöyle: Görsel ihtişam, gerçek mekân tercihi, efektler, antik anlatının özünün korunması ve aynı zamanda görkemli epik anlatımın başarılması, tecrübeli oyuncu Matt Damon'ın Odysseus performansı (yaşlı savaşçı halini iyi yansıtması, suçluluk duyduğunu seyirciye aktırabilmesi vb.), görüntü yönetimi(Hoyte van Hoytema), müzikler (Ludwig Göransson), ses tasarımı ve başta şaşırtıcı gelse de giderek izleyiciyi filmin içine alan kurgusu…
The Odyssey filmini hangi formatta olursa olsun (Imax veya 2D) sinemada izleyerek beyaz perdeye yansıyan görsel şölene katılın ama bugüne kadar seyirciye antik Yunan söylencelerine iştahla katılmaya davet eden filmler yerine size antik Yunanlıların ne kadar zalim, barbar, acımasız, masal ve efsanelerinde bile ne kadar hilekâr ve güvenilmez olduklarını gösterecek bir film izleyeceğinizi unutmayın!
12 Temmuz 2026 Pazar
Nev Anadoluculuk Masalı
Anadolu’da binlerce yıl önce hâkimiyet kurup bugün boş mezarlar ve yıkıntılardan başka bir şeyleri kalmamış olanları baş tacı eden iki tür zihniyet vardır ki, geçmişte sanat ve fikir alanında bazı denemeler yapmışlar ancak sürdürülebilir bir sonuca ulaşamamışlardı. Başarısızlıkların pek çok sebebi var: Türk Oğuz boyları Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerini kapsayan bin yıl boyunca, tüm zamanların en zorlu medeniyet sentezini gerçekleştirememiş gibi hayatiyetini yitirmiş, deyim yerindeyse ‘batıl’, yani akla, mantığa, bilim ve hakikate uymayan, tabiatüstü güçler veya rastlantılara dayalı temelsiz inanışlardan doğan estetik ve tarihi değerlere meyletmiş olmaları.
İlginçtir, fikri sapmaya kapılmasını hiç bekleyemeyeceğiniz bazı büyük Türk edipleri, girişinin bir yanında Apollon, Artemis, Athena karşı tarafında Bacchus, Satir, Menad ve Afrodit heykelleriyle süslü “Nev Yunanîlik” çıkmazına girmişlerdi. Gerekçeleri yeni bir milli estetik yaratmaktı! Mesela
Yahya Kemal, Türk edebiyatının Fransız etkisinden kurtulması için Batı uygarlığının temeli olan Antik Yunan’ın estetik anlayışını benimseyip yeni ve köklü(!) bir “milli estetik” yaratmak gerektiğini düşünmüştü. Böylece sadece Osmanlı ve bir bakıma selefi olan Doğu Roma geçmişiyle yetinmeyerek daha geniş ve derin bir çerçeveyle Antik Yunan geleneğine bağlanmış olunacaktı! Buradaki fikri takıntı, Antik Yunan’ın estetik anlayışını Anadolu toprağında yeşertip (sentezleyip) yeni bir estetik heyecan yaratmak hayalidir. Balkan Savaşları sonunda, Türklerin cesetlerini hayran oldukları Nev Yunanîlik yolunun iki yanına dizilmiş gördükten sonradır, “başları lahit ağcına” değdi ve titreyip kendilerine döndüler. Yahya Kemal’in fikri dönüşümü, 1071 Malazgirt zaferini ve bin yıl boyunca Türkistan’da başlayarak İstanbul’da mayalanıp Avrupa ortalarına kadar ulaşan Türkün medeniyet hamlesinin çileli sürecini keşfetmesiydi. On dokuzuncu yüzyıl kelimeleri ile söylersem, medeniyetimizin “imtidad” ve “tahavvülü” atalarımıza ağır bedeller ödetmişti. Üstadın yaptığı gibi bu medeniye tecrübesi, fesi denize fırlatıp fötr şapka giyerek bir kenara atılamayacak, yok farz edilemeyecek kadar büyüktü, derindi ve hala yaşıyordu! Yahya Kemal’in bu idrakteki en önemli durağı bugün Anadolu dediğimiz Roma diyarının (Diyar-ı Rum) Tük vatanı haline getirilmesi olmuş böylece Türk tarihi, Osmanlı’nın yarattığı İstanbul medeniyeti, Türk müziği ve şiir geleneğimizden yola çıkarak yeni estetik anlayışının kristalize halini “Beyaz Türkçe” ile şiirleştirerek milletine hediye etmişti.
“Anadolu’da binlerce yıl önce hâkimiyet kurup bugün boş mezarlar ve yıkıntılarda başka bir şeyleri kalmamış olanları baş tacı eden iki tür zihniyet var” derken bu topraklarda yaşamış göçmüş her topluluğun, arkeolojik kazılarda ortaya çıkan her buluntusunu tarih öncesi Türk boylarına ait addeden bir başka zihniyetin varlığını da kast etmiştim ki, en önemli argümanları, “1071’den önce de buradaydık” cümlesidir. Malazgirt Meydan Muharebesi ve sonrasında Diyar-ı Rum’da bin yıl boyunca yaşanan büyük hatırayı bile bir kenara atıp on binlerce yıl önce bu topraklardan gelip geçmiş veya yaşayıp yok olmuş “farazi ataların” varlığına bel bağlamak saf dillik değilse cehalettir: Münevverlerin yüz yıl önce “yeni bir milli estetik yaratmak” hevesi gibi, iddia sahiplerinin zihnindeki “yani bir milli tarih yaratmak” isteği aynı çıkmazdadır. Tabii çok ciddi seviye farkı olduğu bir gerçektir. Nev Yunanîlik fikrine kapılanların girdiği yolda sahibi yüzde yüz belli ve görkemli heykeller “Biz Yunanız!” diyorken, Anadolu’nun binlerce yıldan beri Türk yurdu olduğu iddiasına destek sayılan arkeolojik objelerin, yazılı verilerin pek çoğu an itibariyle “nesebi gayrı sahihtir”. Bunların yüzde yüz Türk olduğu ispata muhtaçtır ve bu ispat çabası bugünkü bilgilerle nafile görünmektedir. Bu bakış açısı, üç beş gömülü nesneyi, birkaç mezarı, bir iki balbalımsı taşı Türk varlığının delili sayıp, Roma İmparatorluk ordusunu, İmparator dahil tutsak edip affeden, akın akın gelen Türk boylarının Roma topraklarını fethedip vatan yapmasının yolunu açan Gazi Alparslan ve onun Şehit askerlerinin ruhunu muazzep etmektir! Üstelik bu azap hiç umulmadık yerden geldiği gibi Anadolu’nun ebedi Türk yurdu olduğunu iddia ederken kullandıkları dil ve üslup tarihi gerçeklerden ve ilimden uzaklaştıkça kabalaşmaktadır. Instagram’da rastladığım bir gönderideki üslup şu: “Bırakın bu 1071 masalını.” Cehaletin cesaret ve işe yaramaz bir öz güven verdiğinin delili olan bu cümleye karşı söylenecek şudur: 1071, Türk milletinin ve Türkiye’nin ta kendisidir çünkü muhtemelen pek çok diğer milletler gibi tarih öncesinde bazı Türk boyları da Anadolu’ya binlerce defa girmişler ama Malazgirt’ten sonraki uzun, sürekli, ciddi medeniyet hamleleriyle şenlenen ebedi bir vatan yaratamamışlardı. Nitekim 20. Yüzyılın büyük Türkçüsü, derin tarihi bilgisiyle saygı uyandıran Nihal Atsız Beğ de Malazgirt’in, Anadolu'nun Türk yurdu hâline geliş sürecinin başlangıcı olduğunu derin bir idrak ile kabul eder. Çünkü bundan sonradır ki, Türk Oğuz boylarının iskanı başlamış, bu topraklar asıl olarak savaş sanatıyla değil “kültür savaşıyla” bir Türk yurdu yapılmıştır. Tarih bilgini olan Atsız Beğ’in ikinci önemli yaklaşımı ise “Anadolu’daki Türk varlığını yeni bir milletin oluşumu değil, Türkistan’dan göç eden Türklerin yeni coğrafyadaki devamı” olarak benimsemesi olmuştur. Atsız, muzafferlerin geçekleştirdiği bu oluşumu “Türk milli hafızasındaki yerini tarih şuurunun temel taşı” olarak değerlendirmiştir.
“Malazgirt masaldır” gibi safsataları icat edenleri bir yana bırakırsak fikirlerini ana başlık olarak örneklediğim Yahya Kemal ile Nihal Atsız arasında önemli yorum farkı bulunmaktadır. Temel kabul her ikisinde de “Malazgirt, Anadolu'nun Türk vatanı oluşunda temel dönüm noktası” olmasıdır evet ama bundan sonra Yahya Kemal, Nev Yunanîlik yerine yeni bir sentez teorisi teklif eder. “Malazgirt'ten sonra Anadolu'da yeni bir Türk-İslam medeniyetinin oluşurmuştur” diyerek milli tarihi 1071 ile başlatır! Ancak tarihi bilgisi çok daha derin ve metodik olan Nihal Atsız, “Türk milletinin tarihî devamlılığı, etnik ve millî sürekliliği”ni öne çıkarır. Ona göre “Anadolu'daki Türk varlığı, Türkistan’dan gelen Türk tarihinin kesintisiz uzantısıdır.” Atsız’ın düşüncelerinin doğru olduğunu da bugün yaşadığımız gerçekler ispatlamaktadır.
Sözün özü şudur: “Malazgirt masalı” karalamasını kullanarak kendilerince Anadolu’nun ebedi Türk yurdu olduğu bilincini oluşturmaya çalışanlara sesleniyorum: nasıl ki Nev Yunanîlik yolu çıkmaz sokaktı, “Nev Luvilik”, “Nev Hattilik” yolları çıkmaz sokaktır. Bu konuları sosyal medyada zihin bulandıracak düzeye indirmek yerine genç Türkologların kesin bilimsel gerçeklere ulaşmalarını bekleyin.
Ve asıl soru şu: Farz edin ki bu taşlarını yazılı buluntuların hiçbiri Türk kökenli çıkmadı! O zaman ne diyecek ne yapacaksınız?
5 Temmuz 2026 Pazar
Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa huzurunda
Orhan Gazi’ni Şehit oğlu Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin bulunduğu Bolayır’ı ziyaret etmeyi çok istiyordum, nihayet kısmet oldu. Sabahın erken saatinde türbenin bulunduğu Saroz Körfezi manzarasına hâkim tepede ömrümün en huzurlu birkaç saatini geçirdim. Türbe alanının köye bakan tarafı insan boyunu aşan duvarlarla çevrili. Deniz tarafı aşağı eğimli olduğundan duvarlar görüş alanının dışında kalıyor, böylece girişten itibaren hayranlık uyandıran bir manzara ziyaretçilere “Hoş geldiniz” diyor. Çam ağaçları, güller ve çeşitli çiçeklerle süslü bahçede sabah serinliği ile beraber zeminden yükselen toprak kokulu rayihalar çamlarla buluşup adeta yeniden toprağa ağıyor. Mest oldum. Hiç beklemeden II. Abdülhamit Han tarafından yaptırılan türbeye girdim ve Paşa’nın aziz ruhuna Fatiha okudum. Dışarı çıktığımda neredeyse ayak ucu hizasında mezarı bulanan Namık Kemal’i de ihmal etmedim.
Türbe bahçesine girişte sol baş taraftaki küçük bir mekânda oturup çay içerken, Süleyman Paşa’nın, 1071 Malazgirt zaferinden 300 yıl sonra Doğu Roma’nın Avrupa topraklarındaki en kritik noktalarından Gelibolu ve çevresini; Bolayır, Ece-Ova, Konur-Hisar, Tekirdağ, İpsala, Malkara, Hayrabolu ve Keşan’ı, yoldaşları Murad Bey (kardeşi), Lala Şahin Paşa, Hacı İlbeyi, Evranos Gazi, Ece Yakup Beylerle Türkleştirerek “Gazi” unvanını aldığını “tahattur ettim”. Onun ve yoldaşlarının başardığı şeyi, yani Gelibolu’yu fethedip orada tutunarak bir Türk varlığı oluşturma becerikliliğini eğer 125 yıl sonra Gedik Ahmet Paşa Otranto’da yapabilseydi bugün bildiğimiz ana bileşeni “suç” olan Avrupa kültürü etkisindeki bir dünya yerine Türk vicdanı, merhameti ve birlikte yaşama tecrübesinin inşa ettiği gerçek anlamda barışçı bir dünyada yaşıyor olabilirdik. Ünlü bir tiyatro oyuncumuzun geçmiş Antalya Film Festivallerinden birindeki bir söyleşisinde Viyana başarısızlığı hakkında konuşurken, “Viyana düşseydi eğer Mozart Türk Marşı yerine, ‘Yine bir gülnihal’ besteleyecekti!” faraziyesinden mülhem, Otranto’da tutunabilseydik, muhtemelen Batı Kilisesi tıpkı Doğu Kilisesi gibi Türk hakanlarının iradesine tabi olacaktı. Böylece bugün Doğu-Batı kiliseleri diye bir şey kalmayacak, mesela “Ruhban okulunu açacaklar mı açmayacaklar mı?” diye bir sağa bir sola bakacak yerde zihnimizin tahterevallisinde daha faydalı fikirleri tartabilecektik!
Şehit Gazi Süleyman Paşa’nın kimliği ve kişiliği hakkında internette her türlü bilgiyi bulabilmek mümkün olduğundan ben onun nesebi, adının sonundaki Paşa kelimesinin kökeni, bir ihtimal annesi olduğu varsayılan “Eftendize Hatun" hakkındaki rivayetleri konuşmaya karar verdim. Evet, Süleyman Paşa’nın Orhan Gazi’nin oğlu olduğu kesin ama annesi Nilüfer Hatun mu, Eftendize Hatun mu o meşkuk. Muhtemelen en büyük oğullardan biri olduğundan Orhan Gazi öldükten sonra kimin padişah olacağı konusundaki bir sıralama sebebiyle ona “Baş Aka” denmiş olabilir. Adı kesin olarak bilinmese bile Romalı bir prenses olduğu kesin olduğundan annesinin telaffuzunda “Baş Aka”, zaman içinde “Baş_aga”ya ve giderek saltanat çevrelerinde “Paşa” şekline evrilmiş olabilir. Önemli not: “Yazdıklarım, bir tür halk etimolojisi olup bilimsel değeri olup olmadığı sadece iştikakçı âlimler tarafından yargılanabilir!”
Gazi Süleyman Bey’in “Paşa” unvanı hakkındaki bu girişimimden sonra annesi olma ihtimali bulunan Eftendize adının kökeni hakkında şu cümle belirdi zihnimde: “Efendi, Rumca lord manasını da içerir. Bu bakımdan Eftendize Hatun, buyuran hanım anlamına gelebilir.” Doğrusunu söylemem gerekirse hayatımda ilk defa internet ve yapay zekâya medyunu şükran oldum. Bolayır’da bir türbede Osmanlı Tarihi kitaplarını nereden bulacaktım? Bulsam bile ne kadar zaman ayırıp, okuyup i düşünüp hal usulü bir etimolojik çıkarım yapacaktım? Yapay zekâ saniyeler içinde şu cevapları verdi:
Bu yorumunuz tarihsel açıdan ilginç ve tartışmaya değer bir hipotez olmakla birlikte, mevcut kanıtlar ışığında kesin bir sonuç olarak ifade edilemez. Şu noktaları birbirinden ayırmak gerekir: "Efendi" kelimesinin kökeni konusunda dilbilimcilerin çoğu, bunun İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve diğer araştırmacıların da değindiği üzere, Orta Yunanca authentēs (αὐθέντης) veya buna yakın biçimlerden Anadolu Rumcasına, oradan da Türkçeye geçtiği görüşünü benimser. Bu kelime "efendi, sahip, otorite sahibi, bey" anlamlarını taşır. "Lordum" anlamı da bu anlam alanının içindedir. "Eftendize" adındaki -dize / -ize unsurunun neyi ifade ettiği ise bugün hâlâ açıklığa kavuşmuş değildir. Bu ekin "hanım", "kadın", "kız" veya askerî bir unvan olduğunu gösteren doğrudan bir belge bulunmamaktadır. Gelelim "Buyuran Hanım" yorumuna. Anlamsal açıdan bakıldığında: Eğer ilk unsur gerçekten "efendi" (otorite sahibi, buyuran) ise, ikinci unsur da kadın adı oluşturan bir ek ise, o zaman "otorite sahibi kadın", "hanımefendi", hatta mecazen "buyuran hanım" gibi bir yorum semantik olarak mümkündür. Ancak bunu doğrulayacak çağdaş bir metin, vakfiye, kitabe veya sözlük elimizde olmadığı için bunun bir etimolojik öneri olarak kalması gerekir. Sonuç olarak, "Eftendize Hatun = Buyuran Hanım" yorumu: dil bakımından tamamen imkânsız değildir, tarihsel bağlamla da uyumlu görülebilir, fakat bunu doğrulayan doğrudan bir kaynak bulunmadığından, bugün için kanıtlanmış bir etimoloji değil, makul bir yorum olarak değerlendirilmelidir.
SORU: Peki değerli yapay zekâ, Eftendize, “Efendi Ece”den gelme varsayılırsa, Rumların bunu "Efandiaze > eftendize" yapmış olma ihtimali nedir?
CEVAP: Bu, dil tarihi açısından değerlendirilebilecek bir hipotezdir; ancak mevcut verilerle doğrulanamaz. Yine de fonetik açıdan inceleyebiliriz. Önce parçalayalım: “Efendi” ve “Ece” (Eski Türkçede "hanım, kraliçe, soylu kadın"). Sizin önerdiğiniz gelişim şöyle oluyor: Efendi Ece → Efendiy(e)ce → Efandiaze → Eftendize. Olumlu tarafları: Orta Çağ'da Türkçe kişi adları, Rum ve Ermeni kâtipler tarafından yazılırken telaffuza göre önemli değişikliklere uğrayabiliyordu. Yunanca yazıda Türkçedeki c sesi çoğu zaman z, tz veya ts ile karşılanabiliyordu. Kelime içindeki ünlüler de değişebiliyordu. Bu nedenle "Ece"nin "eze" veya "ize" benzeri bir biçime dönüşmesi teorik olarak mümkündür. Bununla birlikte, erken Osmanlı dönemindeki isimlerin önemli bir kısmı henüz tam olarak çözülebilmiş değildir. Dolayısıyla bu tür hipotezler, yeni epigrafik veya arşiv belgeleri ortaya çıkarsa yeniden değerlendirilebilir. Şimdilik "kanıtlanmış köken" değil, araştırmaya değer bir öneri niteliğindedir.
Gazi Süleyman Paşa’nın türbesini ziyaretimin amacı bu toprakları vatan yapan bir büyük atanın huzurunda saygı duruşunda bulunmaktı. Anca bazen sadece bir küçük soru bile insan zihninde o güne kadar yer etmemiş fikirlerin bir araya gelmesine, yeni fikirler üretmesine sebep oluyor. Bendeniz yine de kerameti kendimde değil, bir av kasasında Şehit olan Gazi Süleyman Paşa atamızın ruhaniyetinde buluyorum. Fırsatınız olursa Bolayır’daki türbesini mutlaka ziyaret edin çünkü ziyaret esnasında ve dönüşünüzde kendinizi farklı hissedeceğinizi söyleyebilirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)