Coşkun Çokyiğit
26 Temmuz 2026 Pazar
Antik Yunan, yoğurt, cacık, kahve, musakka veya British Museum
Nolan, The Odyssey ile Homerosçu ezberi bozuyor başlıklı geçen haftaki yazımı okuyan bir okuyucu, fikirlerimi analiz edip, analizini de bana bildirme lütfunda bulundu. Sözlerine şöyle başlıyor:
“Sayın Çokyiğit, metninizi bir film eleştirisi olarak değil, aynı zamanda tarihsel, mitolojik bir tez olarak değerlendirdim. Genel kanaatim şu: Metnin en güçlü tarafı, Nolan'ın ‘The Odyssey’ filmini basit bir ‘Homeros uyarlaması’ olarak değil, savaşın ahlaki bedeli, suçluluk, travma ve kahramanlık kavramlarının yeniden sorgulanması olarak okuması. Ancak metin, bu güçlü fikri savunurken Homeros'a, Antik Yunan'a ve filmdeki bazı olaylara ilişkin ciddi tarihsel ve metinsel hatalar yapıyor. Ayrıca bazı yerlerde yorum ile olguyu birbirine karıştırıyor ve hakaret içeren ifadeler objektifliğini zedeliyor. Metninizin en başarılı ve ‘keşif’ niteliğindeki tarafı ‘Nolan, Homerosçu ezberi bozuyor’ tezi. Bu, bence yazının en ilginç ve geliştirilmeye en değer fikri. Çünkü siz Nolan'ın yaptığı şeyi yalnızca ‘Odysseia'yı filme çekmek olarak görmüyorsunuz. Şunu söylüyorsunuz: Nolan, Odysseus'u yalnızca eve dönmeye çalışan bir kahraman olarak değil, eve döndüğünde kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan bir insan olarak ele alıyor. Dolayısıyla sizin şu cümleniz: Odysseus artık kendisinin bir kahraman değil, ölümlere, felaketlere, acılara sebep olmuş bir suçlu olduğunu idrak ediyor. Bir film yorumu olarak çok güçlü ama burada küçük bir düzeltme gerekir: Odysseus'u doğrudan suçlu ilan etmek, Nolan'ın yorumunu sizin yorumunuzla özdeşleştirmek olur. En önemli yanılgınız ise Homerosçu ezber ifadeniz ki bu ne demek? Burada metninizin temel kavramsal problemi var. Siz ‘Homerosçu ezber’ diyerek sanki Homeros'un Odysseus'u tek boyutlu biçimde kahramanlaştırdığını ileri sürüyorsunuz.”
Buraya kadar keyifle okuduğum yazıdan birden buz gibi soğudum. Çünkü ben “Homerosçu ezber” ifadesiyle, Homeros’un neler söylediğini değil Homeros’un şiirlerinden yola çıkarak onu roman, hikâye, sinema ve tiyatroya uyarlayanların antik Yunan hakkındaki ahmakça putlaştırma iştahlarını kast ettim. Nolan’ın, artık bir ezbere dönüşmüş ve Homeros’u da mezarında ters döndüren ahmakça algıya kapılmadığını söyledim. Nolan’ın Homeros’un anlattıklarından yola çıkarak Odysseus'u, karanlık yönleri olan bir karaktere dönüştürmesinin altını çizdim. Yönetmenin onu kurnaz, kibirli, desiseci bir kahramanlar kahramanı haline getirmemesini vurguladım: Odysseus kahramanlar kahramanı bir karakter değil, Homeros'un zaten çelişkili ve kurnaz bir karakter olarak anlattığı Odysseus'u, modern savaş travma ve suçluluk perspektifinden yola çıkarak daha belirgin bir anti-kahramanlık çizgisine taşımasının sinemada bir ilk olduğunu vurguladım.
Eleştirimin eleştirmeni arkadaş bir de şöyle yazmış: “Neredeyse üç bin yıl önce yaşanan vahşi katliam ifadenizde önemli bir sorun var. Çünkü Truva Savaşı’nın tarihsel olarak gerçekten yaşandığı kesin değildir. Homeros'un anlattığı savaşın, karakterlerin ve olayların tarihsel gerçekliği konusunda kesinlik yoktur.” Bu cümleden anlaşılıyor ki bu arkadaş, Nolan’ın filminin gerçeklikten, tarihten, zamandan ve esinlendiği eserden bağımsız ayrı bir gerçekliği, tarihsiliği, zamanı ve yepyeni bir eser olduğunu kavrayamıyor. Yazım boyunca Homeros’un şiirini değil Nolan’ın filmini yani görsel işitsel anlatısını esas aldığımı da anlayamıyor. Yazımda Odysseus Destanı ile Odyssey filmi arasında benzerlikler ve farkları hiç tartışmadığım halde. Bence bu anlamda yazımı bir kere daha okumasında fayda var.
Okuyucu eleştirmen, ‘Poseidon'un dev piçi Polyphemos’ ifademe çok bozulmuş ve edebî bulmamış! Ben film eleştirilerinin bir edebiyat türü olmadığını düşünenlerden olduğum gibi, piçe piç, enseste ensest derim. Zeus’un eşlerinin kimler olduğuna bakalım: Titan Soyundan Akrabaları (Teyzeleri/Hataları ve Kuzenleri): Metis (Kuzeni): Zeus'un ilk karısıdır. Akıl tanrıçasıdır. Themis (Teyzesi): Adalet tanrıçasıdır. Mnemosyne (Teyzesi): Hafıza tanrıçasıdır. Öz Kız Kardeşleri: Hera: Zeus'un resmi eşidir. Demeter: Tarım ve bereket tanrıçasıdır.
Okurum ve eleştiricim, ‘sayıları onu aşan Yunan tanrılarından Poseidon’ ifademi de ‘gereksiz ve biraz tuhaf’ bulduğu gibi ‘Antik Yunanlıların hurafeci dini’ cümlemi de indirgemeci bulmuş. Antik Yunan, "hurafeler toplamı" olarak tanımlanamazmış. ‘Kendi içinde son derece karmaşık bir kozmoloji, ritüel sistemi, ahlak anlayışı ve toplumsal yapısı varmış!’
Eleştirmen okuyucum sonunda insafa gelerek şunları yazıyor: ‘Homeros'un hikâyesini kullanarak modern zamanda savaş, travma ve insan doğasına ait soruları kendi görsel işitsel modern anlatısına katmıştır’ cümleniz bence yazınızın en sağlam sonuç cümlesi. Hatta bu yazınızın ana tezi olmalı!’ Teşekkürler arkadaş, ciddi biçimde anlamaya, anlamlandırmaya zaman ayırmışsınız ama Türkçemizde bir söz var: Sözün tamamı aptala söylenir!
Bu cümleden olarak; Antik Yunan kültür ve medeniyetinin Eski Mısır medeniyetini kendine mal ettiği gerçeğini asla unutmayalım çünkü Antik Yunan halkı bugünkülerden daha akıllı ve zeki olduğu için “Yoğurt, cacık, kahve, musakka, dolma (…) bizimdir” demek yerine Mısır’ın bilim, sanat ve karmaşık dinini temellük ederek tarihe medeni hırsızlar olarak girebilme ferasetini göstermişlerdir. British Museum bu bağlamda güzel bir örnektir. Yunan Medeniyeti envanteri de aynı metodun mahsulüdür.
18 Temmuz 2026 Cumartesi
Nolan, The Odyssey ile Homerosçu ezberi bozuyor
Christopher Nolan, Homeros’un iki bin yedi yüz yıllık destanı Odysseia'yı, The Odyssey adıyla sinemaya uyarlarken cesur davranıp savaş, kahramanlık, aşk, ihanet, ahlak hakkında nelerdüşündüğünü senaryoya katmış. Nolan bu tutumuyla neredeyse üç bin yıl önce yaşanan vahşi bir katliamı kahramanlık destanı olarak algılatan “Homerosçu ezberi”bozmuş oluyor.
Yönetmen bilinçli bir biçimde, mucidi olduğu tahta at hilesiyle Truva katliamı ve yağmasının vebali omuzlarına çökmüş olan İthaka Kralı Odysseus'un vicdan muhasebesine odaklanıyor. Homeros’un hurafelerle süslediği antik şiirinden ne anlamamız gerektiğine dair yeni sınırlar çiziyor. Meselenin tam köküne baltayı vurup Odysseus'un (Matt Damon) iç hesaplaşmasını pek alışık olmadığımız bir dürüstlük irdeliyor. Onu bir anti kahramana dönüştürüyor ve tüm karanlık yönlerini öne çıkarıyor.
Odysseus, Truva katliamından sonra o zamanki adıyla Dardanel boğazı ve çevresini ele geçiren Agamennon’un peşine takılmayı ret ediyor. Ayrı bir rota çiziyor ama bu yeni yol bilinmezlerle dolu olduğundan on yıl sürüyor. Bu kadar uzun bir süre boyunca reddettiği gerçekleri görüp (kendi iç karanlığının farkına varıp) kabulleniyor. Odysseus artık kendisinin bir kahraman değil, ölümlere, felaketlere, acılara sebep olmuş bir suçlu olduğunu idrak ediyor.
Antik Yunanlıların hurafeci diniyle örtüşen, insan ruhunu çamura döndürecek kadar garip, vahşi, çirkin ve kirli söylencelerle alacalanmış bu destanda, İthaka Kralı Odysseus'un yolculuğu şu duraklardan geçiyor: Sayıları onu aşan Yunan tanrılarından Poseideon’un dev piçi Polyphemosile mücadele. Balık mı, kayanın üzerine konmuş kuşlar mı olduğunu seçilmeyen Sirenlerin büyülü şarkılarına kapılmadan yola devam etmek zorunda kalması. Kalypso'nun Kralı yıllarca lotus çiçekleriyle ‘sehoş’ edip adasında yedi yıl oyalaması. Büyücü Kirke’nin amasız büyüsünden adamlarını kurtarma. Ki yönetmen Nolan işte burada destanın anlatısını bir kenara bırakarak yüzyılımızın bakış açısını Kirke’ye veriyor.
Kirke, kralın adamlarını domuza çevirmiştir. Odysseus bunun sebebini soruyor. Kirke çok hoşumuza giden şu cevabı veriyor. "Onları domuza çevirmedim. İçlerinde olanı görünür kıldım. Erkekler savaşa çıktıklarında kendilerini kahraman sanırlar; ama açlık, korku ve güç karşısında çoğu yalnızca iştahlarının peşinden giden yaratıklara dönüşürler. "Nolan, filmine kattığı savaş karşıtı yaklaşımını ise Kirke’nin ağzından şöyle aktarıyor. “Savaş erkekleri yüceltmez; onları tüketir. Eve dönenlerin çoğu artık eskisi değildir. Kılıçlarını bırakırlar ama savaş içlerinden çıkmaz." Ve bu büyücü kadın İthaka kralına, ölümüne sebep olduğu askerlerle yüzleşmesi için de yol gösteriyor. “Laertes oğlu, kurnaz Odysseus! Önce başka bir yolculuk yapmalısın: Hades'in ülkesine gitmeli, ölü kâhin Teiresias'ın ruhuna danışmalısın. Eve dönüş yolunu sana ancak o gösterebilir."
Muhtemelen, Nolan’ın Kirke'yi savaşın insanı ahlaken yozlaştırdığını savunan “modern ve feminist” bir karakter olarak yorumlaması Homeros’a mezarında kırk takla attırmış olabilir. Nolan'ın yaptığı şey, sadece savaş karşıtı düşüncelerini Homeros'un karakterlerinin ağzından söyletmekle kalmıyor aynı zamanda 300 Spartalı ve benzeri antik Yunanlıları ahmakça abartan ana akım Batı sineması ekolünden de ayrılıyor. Yani antik Yunan palavraları birer gerçekmiş gibi algılayan aptal seyircilerin kucağına oturmaaptallığına düşmüyor.
Yaratıcı yönetmenler listesinde ciddi bir yeri olan Nolan, Homeros'un antik anlatısını aynen filme çekebilir miydi? Çekmez, çekemezdi. Bu sebeple Homeros'un hikâyesini kullanarak modern zamanda savaş, travma ve insan doğasına ait soruları kendi görsel işitsel modern anlatısına katmayı ihmal etmeyerek sinemada varoluş nedenini bir kere daha ortaya koymayı tercih etmiş oluyor. İşte yine bu sebeple filmi, Homeros'un antik şiirini peliküle aktarmak kadar, Homeros anlatısını kullanarak yüzyılımızdaki savaşların yeniden yorumlanması şeklinde değerlendirmek daha gerçekçi bir yaklaşımdır.
Nolan'ın en yüksek puan alan filmlerinden biri sayılan The Odyssey’de en çok övülen noktalar şöyle: Görsel ihtişam, gerçek mekân tercihi, efektler, antik anlatının özünün korunması ve aynı zamanda görkemli epik anlatımın başarılması, tecrübeli oyuncu Matt Damon'ın Odysseus performansı (yaşlı savaşçı halini iyi yansıtması, suçluluk duyduğunu seyirciye aktırabilmesi vb.), görüntü yönetimi(Hoyte van Hoytema), müzikler (Ludwig Göransson), ses tasarımı ve başta şaşırtıcı gelse de giderek izleyiciyi filmin içine alan kurgusu…
The Odyssey filmini hangi formatta olursa olsun (Imax veya 2D) sinemada izleyerek beyaz perdeye yansıyan görsel şölene katılın ama bugüne kadar seyirciye antik Yunan söylencelerine iştahla katılmaya davet eden filmler yerine size antik Yunanlıların ne kadar zalim, barbar, acımasız, masal ve efsanelerinde bile ne kadar hilekâr ve güvenilmez olduklarını gösterecek bir film izleyeceğinizi unutmayın!
12 Temmuz 2026 Pazar
Nev Anadoluculuk Masalı
Anadolu’da binlerce yıl önce hâkimiyet kurup bugün boş mezarlar ve yıkıntılardan başka bir şeyleri kalmamış olanları baş tacı eden iki tür zihniyet vardır ki, geçmişte sanat ve fikir alanında bazı denemeler yapmışlar ancak sürdürülebilir bir sonuca ulaşamamışlardı. Başarısızlıkların pek çok sebebi var: Türk Oğuz boyları Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı dönemlerini kapsayan bin yıl boyunca, tüm zamanların en zorlu medeniyet sentezini gerçekleştirememiş gibi hayatiyetini yitirmiş, deyim yerindeyse ‘batıl’, yani akla, mantığa, bilim ve hakikate uymayan, tabiatüstü güçler veya rastlantılara dayalı temelsiz inanışlardan doğan estetik ve tarihi değerlere meyletmiş olmaları.
İlginçtir, fikri sapmaya kapılmasını hiç bekleyemeyeceğiniz bazı büyük Türk edipleri, girişinin bir yanında Apollon, Artemis, Athena karşı tarafında Bacchus, Satir, Menad ve Afrodit heykelleriyle süslü “Nev Yunanîlik” çıkmazına girmişlerdi. Gerekçeleri yeni bir milli estetik yaratmaktı! Mesela
Yahya Kemal, Türk edebiyatının Fransız etkisinden kurtulması için Batı uygarlığının temeli olan Antik Yunan’ın estetik anlayışını benimseyip yeni ve köklü(!) bir “milli estetik” yaratmak gerektiğini düşünmüştü. Böylece sadece Osmanlı ve bir bakıma selefi olan Doğu Roma geçmişiyle yetinmeyerek daha geniş ve derin bir çerçeveyle Antik Yunan geleneğine bağlanmış olunacaktı! Buradaki fikri takıntı, Antik Yunan’ın estetik anlayışını Anadolu toprağında yeşertip (sentezleyip) yeni bir estetik heyecan yaratmak hayalidir. Balkan Savaşları sonunda, Türklerin cesetlerini hayran oldukları Nev Yunanîlik yolunun iki yanına dizilmiş gördükten sonradır, “başları lahit ağcına” değdi ve titreyip kendilerine döndüler. Yahya Kemal’in fikri dönüşümü, 1071 Malazgirt zaferini ve bin yıl boyunca Türkistan’da başlayarak İstanbul’da mayalanıp Avrupa ortalarına kadar ulaşan Türkün medeniyet hamlesinin çileli sürecini keşfetmesiydi. On dokuzuncu yüzyıl kelimeleri ile söylersem, medeniyetimizin “imtidad” ve “tahavvülü” atalarımıza ağır bedeller ödetmişti. Üstadın yaptığı gibi bu medeniye tecrübesi, fesi denize fırlatıp fötr şapka giyerek bir kenara atılamayacak, yok farz edilemeyecek kadar büyüktü, derindi ve hala yaşıyordu! Yahya Kemal’in bu idrakteki en önemli durağı bugün Anadolu dediğimiz Roma diyarının (Diyar-ı Rum) Tük vatanı haline getirilmesi olmuş böylece Türk tarihi, Osmanlı’nın yarattığı İstanbul medeniyeti, Türk müziği ve şiir geleneğimizden yola çıkarak yeni estetik anlayışının kristalize halini “Beyaz Türkçe” ile şiirleştirerek milletine hediye etmişti.
“Anadolu’da binlerce yıl önce hâkimiyet kurup bugün boş mezarlar ve yıkıntılarda başka bir şeyleri kalmamış olanları baş tacı eden iki tür zihniyet var” derken bu topraklarda yaşamış göçmüş her topluluğun, arkeolojik kazılarda ortaya çıkan her buluntusunu tarih öncesi Türk boylarına ait addeden bir başka zihniyetin varlığını da kast etmiştim ki, en önemli argümanları, “1071’den önce de buradaydık” cümlesidir. Malazgirt Meydan Muharebesi ve sonrasında Diyar-ı Rum’da bin yıl boyunca yaşanan büyük hatırayı bile bir kenara atıp on binlerce yıl önce bu topraklardan gelip geçmiş veya yaşayıp yok olmuş “farazi ataların” varlığına bel bağlamak saf dillik değilse cehalettir: Münevverlerin yüz yıl önce “yeni bir milli estetik yaratmak” hevesi gibi, iddia sahiplerinin zihnindeki “yani bir milli tarih yaratmak” isteği aynı çıkmazdadır. Tabii çok ciddi seviye farkı olduğu bir gerçektir. Nev Yunanîlik fikrine kapılanların girdiği yolda sahibi yüzde yüz belli ve görkemli heykeller “Biz Yunanız!” diyorken, Anadolu’nun binlerce yıldan beri Türk yurdu olduğu iddiasına destek sayılan arkeolojik objelerin, yazılı verilerin pek çoğu an itibariyle “nesebi gayrı sahihtir”. Bunların yüzde yüz Türk olduğu ispata muhtaçtır ve bu ispat çabası bugünkü bilgilerle nafile görünmektedir. Bu bakış açısı, üç beş gömülü nesneyi, birkaç mezarı, bir iki balbalımsı taşı Türk varlığının delili sayıp, Roma İmparatorluk ordusunu, İmparator dahil tutsak edip affeden, akın akın gelen Türk boylarının Roma topraklarını fethedip vatan yapmasının yolunu açan Gazi Alparslan ve onun Şehit askerlerinin ruhunu muazzep etmektir! Üstelik bu azap hiç umulmadık yerden geldiği gibi Anadolu’nun ebedi Türk yurdu olduğunu iddia ederken kullandıkları dil ve üslup tarihi gerçeklerden ve ilimden uzaklaştıkça kabalaşmaktadır. Instagram’da rastladığım bir gönderideki üslup şu: “Bırakın bu 1071 masalını.” Cehaletin cesaret ve işe yaramaz bir öz güven verdiğinin delili olan bu cümleye karşı söylenecek şudur: 1071, Türk milletinin ve Türkiye’nin ta kendisidir çünkü muhtemelen pek çok diğer milletler gibi tarih öncesinde bazı Türk boyları da Anadolu’ya binlerce defa girmişler ama Malazgirt’ten sonraki uzun, sürekli, ciddi medeniyet hamleleriyle şenlenen ebedi bir vatan yaratamamışlardı. Nitekim 20. Yüzyılın büyük Türkçüsü, derin tarihi bilgisiyle saygı uyandıran Nihal Atsız Beğ de Malazgirt’in, Anadolu'nun Türk yurdu hâline geliş sürecinin başlangıcı olduğunu derin bir idrak ile kabul eder. Çünkü bundan sonradır ki, Türk Oğuz boylarının iskanı başlamış, bu topraklar asıl olarak savaş sanatıyla değil “kültür savaşıyla” bir Türk yurdu yapılmıştır. Tarih bilgini olan Atsız Beğ’in ikinci önemli yaklaşımı ise “Anadolu’daki Türk varlığını yeni bir milletin oluşumu değil, Türkistan’dan göç eden Türklerin yeni coğrafyadaki devamı” olarak benimsemesi olmuştur. Atsız, muzafferlerin geçekleştirdiği bu oluşumu “Türk milli hafızasındaki yerini tarih şuurunun temel taşı” olarak değerlendirmiştir.
“Malazgirt masaldır” gibi safsataları icat edenleri bir yana bırakırsak fikirlerini ana başlık olarak örneklediğim Yahya Kemal ile Nihal Atsız arasında önemli yorum farkı bulunmaktadır. Temel kabul her ikisinde de “Malazgirt, Anadolu'nun Türk vatanı oluşunda temel dönüm noktası” olmasıdır evet ama bundan sonra Yahya Kemal, Nev Yunanîlik yerine yeni bir sentez teorisi teklif eder. “Malazgirt'ten sonra Anadolu'da yeni bir Türk-İslam medeniyetinin oluşurmuştur” diyerek milli tarihi 1071 ile başlatır! Ancak tarihi bilgisi çok daha derin ve metodik olan Nihal Atsız, “Türk milletinin tarihî devamlılığı, etnik ve millî sürekliliği”ni öne çıkarır. Ona göre “Anadolu'daki Türk varlığı, Türkistan’dan gelen Türk tarihinin kesintisiz uzantısıdır.” Atsız’ın düşüncelerinin doğru olduğunu da bugün yaşadığımız gerçekler ispatlamaktadır.
Sözün özü şudur: “Malazgirt masalı” karalamasını kullanarak kendilerince Anadolu’nun ebedi Türk yurdu olduğu bilincini oluşturmaya çalışanlara sesleniyorum: nasıl ki Nev Yunanîlik yolu çıkmaz sokaktı, “Nev Luvilik”, “Nev Hattilik” yolları çıkmaz sokaktır. Bu konuları sosyal medyada zihin bulandıracak düzeye indirmek yerine genç Türkologların kesin bilimsel gerçeklere ulaşmalarını bekleyin.
Ve asıl soru şu: Farz edin ki bu taşlarını yazılı buluntuların hiçbiri Türk kökenli çıkmadı! O zaman ne diyecek ne yapacaksınız?
5 Temmuz 2026 Pazar
Rumeli Fatihi Gazi Süleyman Paşa huzurunda
Orhan Gazi’ni Şehit oğlu Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin bulunduğu Bolayır’ı ziyaret etmeyi çok istiyordum, nihayet kısmet oldu. Sabahın erken saatinde türbenin bulunduğu Saroz Körfezi manzarasına hâkim tepede ömrümün en huzurlu birkaç saatini geçirdim. Türbe alanının köye bakan tarafı insan boyunu aşan duvarlarla çevrili. Deniz tarafı aşağı eğimli olduğundan duvarlar görüş alanının dışında kalıyor, böylece girişten itibaren hayranlık uyandıran bir manzara ziyaretçilere “Hoş geldiniz” diyor. Çam ağaçları, güller ve çeşitli çiçeklerle süslü bahçede sabah serinliği ile beraber zeminden yükselen toprak kokulu rayihalar çamlarla buluşup adeta yeniden toprağa ağıyor. Mest oldum. Hiç beklemeden II. Abdülhamit Han tarafından yaptırılan türbeye girdim ve Paşa’nın aziz ruhuna Fatiha okudum. Dışarı çıktığımda neredeyse ayak ucu hizasında mezarı bulanan Namık Kemal’i de ihmal etmedim.
Türbe bahçesine girişte sol baş taraftaki küçük bir mekânda oturup çay içerken, Süleyman Paşa’nın, 1071 Malazgirt zaferinden 300 yıl sonra Doğu Roma’nın Avrupa topraklarındaki en kritik noktalarından Gelibolu ve çevresini; Bolayır, Ece-Ova, Konur-Hisar, Tekirdağ, İpsala, Malkara, Hayrabolu ve Keşan’ı, yoldaşları Murad Bey (kardeşi), Lala Şahin Paşa, Hacı İlbeyi, Evranos Gazi, Ece Yakup Beylerle Türkleştirerek “Gazi” unvanını aldığını “tahattur ettim”. Onun ve yoldaşlarının başardığı şeyi, yani Gelibolu’yu fethedip orada tutunarak bir Türk varlığı oluşturma becerikliliğini eğer 125 yıl sonra Gedik Ahmet Paşa Otranto’da yapabilseydi bugün bildiğimiz ana bileşeni “suç” olan Avrupa kültürü etkisindeki bir dünya yerine Türk vicdanı, merhameti ve birlikte yaşama tecrübesinin inşa ettiği gerçek anlamda barışçı bir dünyada yaşıyor olabilirdik. Ünlü bir tiyatro oyuncumuzun geçmiş Antalya Film Festivallerinden birindeki bir söyleşisinde Viyana başarısızlığı hakkında konuşurken, “Viyana düşseydi eğer Mozart Türk Marşı yerine, ‘Yine bir gülnihal’ besteleyecekti!” faraziyesinden mülhem, Otranto’da tutunabilseydik, muhtemelen Batı Kilisesi tıpkı Doğu Kilisesi gibi Türk hakanlarının iradesine tabi olacaktı. Böylece bugün Doğu-Batı kiliseleri diye bir şey kalmayacak, mesela “Ruhban okulunu açacaklar mı açmayacaklar mı?” diye bir sağa bir sola bakacak yerde zihnimizin tahterevallisinde daha faydalı fikirleri tartabilecektik!
Şehit Gazi Süleyman Paşa’nın kimliği ve kişiliği hakkında internette her türlü bilgiyi bulabilmek mümkün olduğundan ben onun nesebi, adının sonundaki Paşa kelimesinin kökeni, bir ihtimal annesi olduğu varsayılan “Eftendize Hatun" hakkındaki rivayetleri konuşmaya karar verdim. Evet, Süleyman Paşa’nın Orhan Gazi’nin oğlu olduğu kesin ama annesi Nilüfer Hatun mu, Eftendize Hatun mu o meşkuk. Muhtemelen en büyük oğullardan biri olduğundan Orhan Gazi öldükten sonra kimin padişah olacağı konusundaki bir sıralama sebebiyle ona “Baş Aka” denmiş olabilir. Adı kesin olarak bilinmese bile Romalı bir prenses olduğu kesin olduğundan annesinin telaffuzunda “Baş Aka”, zaman içinde “Baş_aga”ya ve giderek saltanat çevrelerinde “Paşa” şekline evrilmiş olabilir. Önemli not: “Yazdıklarım, bir tür halk etimolojisi olup bilimsel değeri olup olmadığı sadece iştikakçı âlimler tarafından yargılanabilir!”
Gazi Süleyman Bey’in “Paşa” unvanı hakkındaki bu girişimimden sonra annesi olma ihtimali bulunan Eftendize adının kökeni hakkında şu cümle belirdi zihnimde: “Efendi, Rumca lord manasını da içerir. Bu bakımdan Eftendize Hatun, buyuran hanım anlamına gelebilir.” Doğrusunu söylemem gerekirse hayatımda ilk defa internet ve yapay zekâya medyunu şükran oldum. Bolayır’da bir türbede Osmanlı Tarihi kitaplarını nereden bulacaktım? Bulsam bile ne kadar zaman ayırıp, okuyup i düşünüp hal usulü bir etimolojik çıkarım yapacaktım? Yapay zekâ saniyeler içinde şu cevapları verdi:
Bu yorumunuz tarihsel açıdan ilginç ve tartışmaya değer bir hipotez olmakla birlikte, mevcut kanıtlar ışığında kesin bir sonuç olarak ifade edilemez. Şu noktaları birbirinden ayırmak gerekir: "Efendi" kelimesinin kökeni konusunda dilbilimcilerin çoğu, bunun İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve diğer araştırmacıların da değindiği üzere, Orta Yunanca authentēs (αὐθέντης) veya buna yakın biçimlerden Anadolu Rumcasına, oradan da Türkçeye geçtiği görüşünü benimser. Bu kelime "efendi, sahip, otorite sahibi, bey" anlamlarını taşır. "Lordum" anlamı da bu anlam alanının içindedir. "Eftendize" adındaki -dize / -ize unsurunun neyi ifade ettiği ise bugün hâlâ açıklığa kavuşmuş değildir. Bu ekin "hanım", "kadın", "kız" veya askerî bir unvan olduğunu gösteren doğrudan bir belge bulunmamaktadır. Gelelim "Buyuran Hanım" yorumuna. Anlamsal açıdan bakıldığında: Eğer ilk unsur gerçekten "efendi" (otorite sahibi, buyuran) ise, ikinci unsur da kadın adı oluşturan bir ek ise, o zaman "otorite sahibi kadın", "hanımefendi", hatta mecazen "buyuran hanım" gibi bir yorum semantik olarak mümkündür. Ancak bunu doğrulayacak çağdaş bir metin, vakfiye, kitabe veya sözlük elimizde olmadığı için bunun bir etimolojik öneri olarak kalması gerekir. Sonuç olarak, "Eftendize Hatun = Buyuran Hanım" yorumu: dil bakımından tamamen imkânsız değildir, tarihsel bağlamla da uyumlu görülebilir, fakat bunu doğrulayan doğrudan bir kaynak bulunmadığından, bugün için kanıtlanmış bir etimoloji değil, makul bir yorum olarak değerlendirilmelidir.
SORU: Peki değerli yapay zekâ, Eftendize, “Efendi Ece”den gelme varsayılırsa, Rumların bunu "Efandiaze > eftendize" yapmış olma ihtimali nedir?
CEVAP: Bu, dil tarihi açısından değerlendirilebilecek bir hipotezdir; ancak mevcut verilerle doğrulanamaz. Yine de fonetik açıdan inceleyebiliriz. Önce parçalayalım: “Efendi” ve “Ece” (Eski Türkçede "hanım, kraliçe, soylu kadın"). Sizin önerdiğiniz gelişim şöyle oluyor: Efendi Ece → Efendiy(e)ce → Efandiaze → Eftendize. Olumlu tarafları: Orta Çağ'da Türkçe kişi adları, Rum ve Ermeni kâtipler tarafından yazılırken telaffuza göre önemli değişikliklere uğrayabiliyordu. Yunanca yazıda Türkçedeki c sesi çoğu zaman z, tz veya ts ile karşılanabiliyordu. Kelime içindeki ünlüler de değişebiliyordu. Bu nedenle "Ece"nin "eze" veya "ize" benzeri bir biçime dönüşmesi teorik olarak mümkündür. Bununla birlikte, erken Osmanlı dönemindeki isimlerin önemli bir kısmı henüz tam olarak çözülebilmiş değildir. Dolayısıyla bu tür hipotezler, yeni epigrafik veya arşiv belgeleri ortaya çıkarsa yeniden değerlendirilebilir. Şimdilik "kanıtlanmış köken" değil, araştırmaya değer bir öneri niteliğindedir.
Gazi Süleyman Paşa’nın türbesini ziyaretimin amacı bu toprakları vatan yapan bir büyük atanın huzurunda saygı duruşunda bulunmaktı. Anca bazen sadece bir küçük soru bile insan zihninde o güne kadar yer etmemiş fikirlerin bir araya gelmesine, yeni fikirler üretmesine sebep oluyor. Bendeniz yine de kerameti kendimde değil, bir av kasasında Şehit olan Gazi Süleyman Paşa atamızın ruhaniyetinde buluyorum. Fırsatınız olursa Bolayır’daki türbesini mutlaka ziyaret edin çünkü ziyaret esnasında ve dönüşünüzde kendinizi farklı hissedeceğinizi söyleyebilirim.
28 Haziran 2026 Pazar
Türkmen, yaylasına yürümez Bozulmuş aşiret il bozuk bozuk
Uzun zaman ihmal ettiğim eski alışkanlıklarımdan birine dönüş yapıp radyo dinlemeye karar verdim. Tesadüfen bulduğum bir Türkü kanalında belki binlerce kere dineldiğim halde ilk defa farklı bir şekilde yorumlayacağım Pir Sultan Abdal’ın bir türküsü okunuyordu. Türkü şöyle:
Ötme bülbül ötme şen değil bağım
Dost senin derdinden ben yana yana
Tükendi fitilim eridi yağım
Dost senin derdinden ben yana yana
***
Deryadan bölünmüş sellere döndüm
Ateşi kararmış küllere döndüm
Vakitsiz açılmış güllere döndüm
Dost senin derdinden ben yana yana.
***
Haberin duyarsın peyikler ile
Yaramı sarsınlar şehidler ile
Kırk yıl dağda gezdim geyikler ile
Dost senin derdinden ben yana yana.
***
Abdal Pir Sultan`ım, doldum eksildim
Yemeden içmeden sudan kesildim
Zülfün kemendine kondum asıldım
Dost senin derdinden ben yana yana.
Pir Sultan Abdal, çağdaşları Şah İsmail Hatâî, Kul Himmet, Virânî ve Kul Nesîmî gibi dönemin büyük ozanlarından birdir ve o bu saydığım ozanlar içinde duygu yönü en güçlü olan kişidir. Dini inanç olarak Şah İsmail’in etkisindedir ama ondan daha liriktir. Osmanlı’nın, hâkim olduğu geniş coğrafyalardaki farklı farklı insan toplulukları üzerinden, “reaya” tabir edilen vergi mükellefi yeni bir vatandaşlık biçimi oluşturması karşısında ciddi biçimde rahatsız olan Türkiye Türkmenlerinin en cesur sesi olmuş ve bunun bedelini canıyla ödemiştir.
Aslında benim sizlere bu yazımda anlatmak istediği Pir Sultan Abdal’ın şiirinin bana neden Prof. Sencer Divitçioğlu’nun “kesili boylar” kavramını hatırlattığıdır? Abdal’ın, “Deryadan bölünmüş sellere döndüm” sözleri hayalimde birden Büyük Türkistan’dan Roma İmparatorluğu topraklarına doğru akın akın gelen Türk boylarını resmini canlandırdı. Her birinin yedi göbek soyu sopu belli bu Oğuz Han ulusu, Göktürk hakimiyetinin sona ermesiyle hem büyük bir Çin baskısı hem de iç kargaşa nedeniyle birbirinden kopmuş olmalıydı. İşte Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu, bu karmaşada boylar arası ilişkiler ve boy sürekliliğin bitişini “kesili boy” kavramını icat ederek izah ermeye çalışır ki, bu da Pir Sultan’ın dizesindeki söyleyişi ile anlatılabilir: “Deryadan bölünmüş sellere döndüm!”
Pir Sultan Abdal elbette on altıncı asır Türkiye’sindeki Türkmenlerin ne kadar büyük ve güçlü bir siyasi, sosyal, askeri değer taşıdığını biliyordu. Türkmenlerin kesafetini “derya” teşbihiyle çok doğru şekilde anlatıyordu. Ancak bu kütlenin çoğunun, Kızılbaş Padişahının, “Bir sıradan berü gelün - Nevruz edün Şah'a yetün - Hey gaziler secde kılın - Gaziler deyin şah menem” çağrısına, uyarak İran’a göçmesi doğup büyüdüğü vatanını ıssızlaştırmış olmalıydı. Geriye kalanı, deryadan kopan sel olarak nitelemesi durumun acıklı halini izah ediyor. Çünkü derya güçtür, sistemdir, düzendir ama sel taşar, yıkar ve yok olur. On birinci yüzyıldan itibaren batıya akan Türk boylarının erken dönemde ve on altıncı yüzyılda kaderleri neredeyse aynı şekilde gelişmiş olmalı: Bazen tamamen dağılma, bazen diğer boylarla birleşme, bazen ikiye üçe ayrılama şeklinde.
Yeni neslin büyük Türk tarihçilerinde Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Hoca ise, bir teşbihin uyandırdığı duygular veya analitik kavramlarla nesep peşinde olmak yerine aynı gerçekliği tarihî kaynaklar üzerinden anlamlandırmaya çalışır. Taşağıl Hoca boyların “sele dönmesi” veya "kesilmesi" hakkında değil hanedanlardan bağımsız biçimde süreklilik göstermesi üzerinde durur. Çok net biçimde Hun, Göktürk veya Uygur devletleri dağılsa da boyların başka birlikler içinde yaşamayı sürdürdüğünü söyler. Nitekim Taşağıl Hoca, "Türklerin boylar halinde yaşaması varlığının bu denli kalıcı olmasını sağladı. Türk tarihini anlamak ve çözmek için boy sistemini iyi kavramak gerekmektedir" sözüyle bakış açısını net şekilde ifade eder. Hoca buradan yola çıkarak şu çıkarımları yapar: 1. Türk tarihinin temel birimi devletten önce boydur. 2. Büyük kağanlıklar yıkılsa bile boylar yaşamaya devam eder. 3. Türk tarihinin sürekliliğini sağlayan unsur devletler değil, boy teşkilatıdır. 4. Göçler ve yeni devletlerin kuruluşu sırasında aynı boylar farklı adlar altında yeniden tarih sahnesine çıkabilir.
***
BİR BEYİT
Sanma şâhım herkesi sen sâdıkâne yâr olur
Herkesi sen dost mu sandın, belki ol ağyâr olur.
21 Haziran 2026 Pazar
Truva müzesindeki kırlangıç hanım
Mayıs ayının ortalarında başladığım gezilerim ve yol hikayelerim, -bana göre- acil gündem oluşturan gelişmeler üzerine sekteye uğramıştı. Hatta daha önce vadettiğim Melik Gazi Türbesi ziyaretimi bir başka bahara ertelemek zorunda kalmıştım ama Karatay Han’a uğrayıp “Keşke gelmese miydim?” duygusuyla oradan ayrılmıştım. Şimdi bahar ve yaz yolculuklarım, konaklama ve izlenimlerden yeniden söz etme zamanı geldi.
Dönerken Ankara’da kadirşinas bir dost olan Ercan Abi ve bir ömür ne kadarına izin veriyorsa o kadar kadim arkadaşı, can yoldaşı Bora Bey ile uzun uzun sohbet etme fırsatı doğdu. Merhum İlber Ortaylı Hoca’dan methini duyduğum ve zaman zaman bahsini ettiğim bir mekâna Kızılay’da konakladığım mahalden beni alıp söz konusu lokantaya gitmemiz en fazla 20 dakika sürdü. İstanbul’da böyle bir buluşma için harcanacak süre muhtemelen iki saati geçerdir. Zamanı, siz farkına varmadan tasarruf ederek yine size iade eden Ankara’nın bu özelliği, samimiyetle inanıyorum ki, şehrin manevi sahibinin kerametlerindendir. O manevi sahip ki, “Nagehan ol şâra vardım / Ol şârı yapılır gördüm” deyişi ile “oluşu” teşvik eden Hacı Bayram Veli hazretleridir. Ankara Savaşı’nın ardından Batının fatihi Türkler arasında yaşanan siyasi ve sosyal kaosu hoşgörüsü ve ilime değer verişiyle huzurlu bir geleceğe evirmeye çalışmıştır. Bin bir zorlukla sağlanmaya çalışılan ancak Emir Timur’un dağıttığı Anadolu Türk birliğine karşı, zamanın algısına uygun bir milli birlik harcı karmıştır. Nitekim Hacı Bayram Veli hakkında yazdığım eski bir yazımda söylediğim gibi bu yüzden “Ankara kutlu bir şehir!”dir. Esenboğa adının Yıldırm Bayezid Han, Eti Mesgut’un adının Ahi Mesut olarak değiştirildiği hayalini hep kurduğumu yazmadan geçemeyeceğim.
Eski günlerde Ankara dönüşleri, zihnimizin zevk katında müstesna bir biblo gibi sakladığımız haz listesinin en başında gelirdi. Fakat her nedense bu defa İstanbul’a bir an önce varmak için beni gayrete getiren şey, “Ankara’dan İstanbul’a dönmenin zevki ve neşesi” değil, tam tersine yolculuğun İstanbul’dan sonra Trakya’ya doğru devam edeceği gerçeğiydi. Nitekim pahalı otoyoldan çıkıp şehir içi yola giriş yaptıktan sonra, İstanbul’un bizi mahkûm ettiği yaşama şartları vücudumun kimyasını anında bozdu! Bitmez tükenmek bilmez araç dizileri, korna sesleri, kımıl kımıl yürüyen trafik yüzünden genel olarak bütün sağlığımızın baş düşmanı havayı solumamak için klimanın eklem ve kasları mefluç eden sözde sağlıklı, özde solunum yolları düşmanı soğuk havasına mahkûm olmak “Yine aynı kâbus!” dedirtti ama İstanbul’un farkı, daha başka şeylerde belli oluyor. Kısıtlamalardan azade olmak, sosyal hayatın liberalliği, her istediğinizi yapmakta neredeyse sınırsız serbestlik yaşanan yerlerdeki uygarlık birikimleriyle yüz yüze geldiğinizde bu fark katlanarak büyüyor. İstanbul’un her bir birikimi altına dönüşüyor. Çanakkale yolculuğum ve Troya Müzesi ziyaretim sırasında bunu derinden duydum.
Gelibolu Feribot İskelesi yeni mekânında yeniden inşa edilmiş ve doğrusunu söylemek gerekirse küçük bir havaalanı kadar etkileyici bir istasyona dönüşmüş. İskele daha önceleri, Piri Reis Müzesi karşısında, etrafında balık lokantaları, restoran ve meyhaneler olan tam bir “Adalar Denizi” kasabası görünümünde kendine has karmaşanın arasında ilçenin merkezideydi. Feribotlara ulaşabilmek için küçük sanayi sitesi yönünden girmeye çalıştığınızda metrelerce uzanan yük kamyonlarının arkasında veya yanında ızdırap içinde beklemek zorunda kalıyordunuz. Bu yeni ve ferah iskeleden karşı sahile yaptığım yirmi dakikalık arabalı vapur sefasından ve epeyce uzun süren bir otomobil yolculuğundan sonra Truva Savaşı’nın yapıldığı Tevfikiye Köyü Hisarlık Tepesi’ne vardım. Müzenin eğimli giriş yolunun her iki tarafına sıralanmışı antik dönem yaşam biçimlerini tasvir eden yapıntılar ve bazı kıymetsiz tarihi taşları temaşa ederek yedi bölüm olarak düzenlenmiş bir hikâyeyi takip etmek üzere binaya girdim. Otuz iki kısım tekmil birden bu hikâyenin bölümleri şöyleydi: Troas Bölgesi Arkeolojisi, Troya’nın Tunç Çağı, İlyada Destanı ve Troya Savaşı, Antik Dönemde Troas ve İlion, Doğu Roma ve Osmanlı Dönemi, Arkeoloji Tarihçesi, Troya’nın İzleri. Tabi kimse söylemediği için ve uzun yolculuğun bedenimde oluşturduğu uğultulu yorgunluğu dindirmeden bir an önce gezeyim hevesiyle rampa yoldan dördüncü kata doğru tırmanmaya başladım! Meğer asansörle dördüncü kata çıkıp rampalardan aşağı doğru yorulmadan inerek müzeyi gezmem gerekiyormuş! Asansörleri görüp bunu idrak ettiğimde yorgunluğum bir kat daha arttı ama yaşam sevinci veren bir anne kırlangıç kuşunun çığlıkları, onlara âşık olan bendenizi tehdit etmesi tüm yorgunluğumu aldı. Müzenin terasına çıkan son rampanın tavanına, sanırım burayı kullanan az olduğundan daha emniyetli olduğu için kurduğu çamur topağı yuvasının altına bir öbek halinde birikmiş atıkları görüp bu ne diye kafamı yukarı kaldırmamla mahrem alanın attığım meraklı bakışa çok fena öfkelenen kırlangıç hanım sert kanat çırpışları ve sürekli ciyaklayarak beni resmen kovdu! Kırlangıç Hanım’ın yarattığı bu neşe ile Truva harabelerini soyan arkeolojinin yüz karası “uygar Batının define avcısı” hırsızlarının resimleri buluna pavyona sırtımı dönerek müzeye veda ettim.
Önemli Not: Öğrendiğim kadarıyla müzelerin yöneten, restorasyon projelerinin onaylayan ve bütçe planlamasını organize eden Kütür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün Troya Müzesi terasındaki hangi yönde hangi tarihi mekân veya kalıntılar olduğunu gösteren ve zihinsel oryantasyon sağlamaya yardımcı olan şerit halindeki fotoğraf basılı levhalarını yenilemesi gerekiyor. Hepsi fena halde silinmiş.
14 Haziran 2026 Pazar
Vatan ve Turan
Tamamen bana ait olan sözlerle ifade edersem, “Turan Edebiyatı’nın Kutup Yıldızı Cengiz Aytmatov” ile tanışmak ve beraber vakit geçirmek bahtiyarlığına erişmiş bir edebiyatsever olarak, onun her ölüm yıldönümü, tüm sevenleri gibi beni de “Türk Dünyası, Türkistan, Turan” hakkında düşünmeye itiyor. İstanbul’a gelişi, beraber tarihi mekanları ziyaretimiz, sonra Taksim’deki The Marmara Oteli lobisinde kahve eşliğinde içimde ukde olarak kalan sohbetimiz ve yıllar sonra, babası Törekul’un, SSCB’nin kâtil diktatörü Stalin’in tetikçileri tarafından kurşun sıkılmış kafatasının müze tarafında sergilendiği “Ata Beyit”teki anıtsal kabrinde ziyaret edişim… Şu birkaç cümle bile ayrıntılarıyla açılmaya başlandığında neredeyse Shakespeare trajedilerine parmak ısırtacak bir büyüklükte yakıcı bir hikâyeye dönüşür! Bu hikâyenin bir bölümünü daha evvel yazmıştım. Ama şimdi daha çok onun için nasıl olup da aklıma “Turan Edebiyatı’nın Kutup Yıldızı” gibi bir lakap gelmiş onun izini bulmaya çalışıyorum.
Türkçülük tarihinde taçlı bir mevkie sahip Ziya Gökalp’in “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan, / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan!” dizeleri, zannediyorum bana ilham verdi. Çünkü Gökalp çok erken bir dönemde, Anadolu buğdayından yapılan yufka ekmekten başka yiyecek bulamadığı için ekmek yiyip uyumayı adeta kaderi gibi benimsemiş Türklere rağmen, Türk’e, Türkü söylüyordu. Uyanacaklarını umarak. Bir şiirinde şöyle diyordu. “Uyu yavrum, uyanacak günler var. / Yarınları gözetleyen dünler var. / Baban şehit izlerinde ünler var. / O izlerde sen de dolaş ./ Öç gününe sen tezce ulaş. / Uyu yavrum, tepesinde haç yatan. / Camiler vardır bu mu seni ağlatan? / Dayanamaz çiğnenmeye bu vatan. / Camilere götür hilal. / Hem yurdu hem de öcünü al.”
Yüz yıl önce, sadece Anadolu’dakiler değil, dünyanın dört bir yanında tarihin dışına itilmiş, yaşanan gelişmelerden, teknolojiden ve dünya milletlerinin yeni ekseninden habersiz bütün Türk boyları/soyları Türk olduklarını unutmuş bulunuyordu. İsmail Gaspıralı, Yusuf Akçura, Zeki Velidi Togan, Ziya Gökalp, Bekir Çobanzâde (Kırım Tatarı), Veli Huluflu (Azerbaycan Türkü), Halid Said Hocayev (Özbek Türkü), Hanefi Zeynallı (Azerbaycan Türkü), Aziz Gubaydullin (Tataristan), Sultan Galiyev (Başkurdistan) gibi Türkçüler uyuyan Türkleri uyandırmak üzere hayatlarını ortaya koymuşlardı. Nitekim bunlardan Çobanzâde, Huluflu, Gubaydullin, Galiyev ve yukarda da bahsettiğim Törekul Aytmatov infaz edilmişlerdi. Stalin caniliğini sadece Türkler üzerinde uygulamamış, diğer Sovyet halklarından olup sırf Türkolog oldukları için Aleksandr Nikolayeviç Samoyloviç ve Yevgeniy Dmitriyeviç Polivanov ve Artur Rudolfoviç Zilfeld-Simumyagi (Estonyalı) isimli bilim adamlarını dahi kurşuna dizdirmişti.
Kesik başı kan dolu bir tulum içine defalarca batırılıp çıkartılarak “onurlandırılan” (!) İran’ın desiseci şahı II. Kiros’un, Firdevsi’nin Şehnamesinde bir kahraman olarak diriltilmesine Gazneli Mahmut tarafından izin verildiğinden beri Turan kültürüne sızmaya devam eden putperest Aryan kültürü, hâlâ dilimizde, adetlerimizde, dini ritüellerimizde, tasavvufumuzda dahi Türklük şuurunun önünde gizli ve sinsi bir engel olarak görevini icra etmektedir. Anlı şanlı Türk ozanları mesela “Arabi Farisi bilmem / Dile minnet eylemem” derken bile Arabi ve Farisi düşünüp yazmak gibi bir tuzağın, batağın içinde kalmışlardır: Tıpkı bu yazının içeriğinde onlarca Türkçe olmayan kelime olduğu ve bu yüzden düşünce tarzımın tam olarak bir “Türkçe düşünme biçimi” olamaması gibi! Söz Konusu şiirdeki Türkçe olmayan kelimeleri saydım: “Har, gonca, gül, minnet, Arabi, Farisi, sırat, müstakim, rahim, iblis, talim, acayip, dert, herkes, kar, Hak, kerim, zerre, tamah, dünya, rızk, Hüda, şefaat, cümle, gani, mihman, settar, halife, hünkâr”. 29 adet. Şiirin toplamı 75 kelimede. Birinci dörtlükteki Arabi ve Farisi kelimeleri kaldırdığımızda geriye şiir değil aşağıdaki ucube kalıyor. “… içinde biten …… eylemem / eylemem, /… …. Eylemem / ….. üzre gözetirim…. / ….. ettiği ….. eylemem”.
Divanı Lügat-it Türk’ün yazarı Türkçülüğün atası Kaşgarlı Mahmut Bey’in çok erken uyanan zihni olmasaydı belki bugün Slavlaşan, Çinlileşe, Araplaşan, Farslaşan veya Mezopotomyalılaştırılan pek çok Türk boyları gibi dilimizin gramerini, fiillerini, şiiri yaratan ruhunu unutup gidecektik.
Bu sebeple benim nazarımda bütün Türkçüler, Türkçenin ruhunu bütün Türk dünyasına yani Turan’a anlatmaya çalışan kültür kahramanlarıdırlar. Ölmüş, Şehit edilmiş, yaşayan bütün kahramanlara selam dururken Cengiz Aytmatov’un 20. Yüzyılda acıklı bir tercihle Rus dilini kullanmak zorunda kalmasıyla bizim Türkçe sandığımız Arabi ve Farisi kelimelerle dolu dille yarattığımız edebiyatımızın Turan Edebiyat söyleyişine dönüşmesini ümit ediyorum.
Bu ümit gerçekleştiği gün, çoktan beri gönlüme kazıdığım şu sözleri bütün dünyaya haykıracağım gün olacaktır: Türkü söylenen her yer vatanım, kendimi gurbette hissetmediğim her yer Turan’dır!
7 Haziran 2026 Pazar
Batı Sineması ve yalanlaştırılmış İstanbul imajı
İstanbul'u düşmanca bir tutum içinde, filmine sarı filtreyle yansıtan David Mackenzie’nin yönettiği Fünye (Fuze, 2025) isimli, 10 üzerinde 6.2 rating IMDb puanı ile yerlerde sürünen İngiliz yapımı suç ve gerilim türündeki film, Türk sosyal medya silahşorları tarafından anasından doğduğuna pişman edildi! Çok mutlu oldum. Yıllardan beri, doğrudan Hollywood tarafından çekilen veya Skyfall ve Taken gibi Hollywood desteğiyle İngiliz ve Fransızlarca yapılan filmler hakkında her defasında eleştiri yazmak, 7. Sanat ve estetik gereksinimler maskesini ifşa etmeye çalışmak benim için yorucu olmaya başlamıştı. Ama Fuze bağlamında söylersek, sinema seyircisi, Hollywood ve Batı Avrupalı filmcilerin 7. sanatının teknik ve estetik palavralarının arkasına sığınarak dışa vurduğu düşmanca tutumun net olarak farkına varmıştır. Sosyal medya üzerinden Fünye filmine füzeler yağdıran şuurlu Influencer'lar aslında İngiliz sinemasının neredeyse ana takımının arasında olduğu güruha haddini bildirmiştir. İşte şahane bir gelişme diye buna denir!
Öyleyse araştırıp bakalım: Fuze (Fünye) filmini kimler yapmış diye. Filmin jeneriğinde ve resmi künyesinde yer alan ana üretici şirketler İngiltere’den: Sigma Films: İskoçya (İngiltere) merkezli köklü bir bağımsız film yapımcı şirke. Anton: Londra merkezli bir Avrupa yapım ve finansman grubu. Sky Original Films: Birleşik Krallık merkezli bir medya devi. Fuze filmi yasal olarak "British Film" (İngiliz Filmi) sayılması ve Birleşik Krallık'taki vergi indirimlerinden faydalanabilmesi için [BFI (British Film Institute BFI (İngiliz Film Enstitüsü) "Kültürel Test" Logosu ve Sertifikası tarafından onaylanmış. Film bu testi geçtiği için de jeneriğin kapanış kısmında BFI logosu ve Birleşik Krallık Kültür, Medya ve Spor Bakanlığı sertifikası yer alıyor. Yaratıcı Kadro ve Oyuncuların Milliyeti: Yönetmen: David Mackenzie (İskoç/İngiliz). Senarist: Ben Hopkins (İngiliz). Başroller: Aaron Taylor-Johnson (İngiliz), Theo James (İngiliz), Gugu Mbatha-Raw (İngiliz). Fonlama ve Resmi Dağıtım Hakları: Filmin ana finansmanı İngiliz kaynaklı olup, uluslararası festival gösterimlerinde (örneğin Toronto Uluslararası Film Festivali- TIFF kayıtlarında) menşei resmi olarak "United Kingdom" (Birleşik Krallık) şeklinde tescillenmiştir. İngiltere'deki ilk vizyon dağıtımını da bir Amerikan stüdyosu değil, [StudioCanal / Sky Cinema üstlenmiş.
“Sosyal şebekede” filmin fragman ve kamera arkası görüntülerinin yayılmasıyla tartışma başladı. "Oryantalist Çarpıtma ve Geri Kalmışlık Algısı" Türk Influencer ve sinema eleştirmenlerince ağır şekilde eleştirildi. Oysa kamera arkası görüntülerde filmin söz konusu sahneleri çekilirken İstanbul’un gökyüzü masmavi görünmekteymiş! Bu eleştiriler içinde filmin “Meksika filtresi” klişesini tercih etmesini açık eden eleştiriler sinefillerin de rahatsızlığını açıkça ortaya koydu. Çünkü Batı sineması Batı coğrafyası dışında kalan coğrafyaları fakir, güvensiz, çirkin, iğrenç, soysuzlaşmış mekânlar ve yoza insan ilişkilerinin kaotik bir bileşeni olarak göstermeyi düşmanca ve bilinçli bir alışkanlık olarak tekrar etmeyi asla bırakmıyor.
Sinema sanatına da yansıyan bilinçli düşmanlık, siyasi otoritelerin gizli ajandalarındaki kültür politikalarını yansıtmakta ve "estetik kodlama psikolojisi" gibi artık bayatlamış sinema hileleriyle süründürülmekte. Politikanın amacı, “Öteki coğrafyı” genel olarak modern dünyadan çok ayrı, özel olarak “tarihin dışında” göstermek ve gelecekteki uygulamalarını maruz gösterecek yabancılaşmayı şimdiden seçmenlerinin bulanık zihinlerine yapıştırmaktır. Fuze filmi bağlamında ürkütücü, kaotik, geri ve yozlaşmış “Doğu algısını” pekiştirmek, yeni Filistinleri maruz göstermek için yapılmaktadır. Zira “renk kodlama psikolojisinde” sarı rengin kaosa denk düştüğünü en aptal Batılı seyirci bile bilir!
1980’li yıllara kadar, Batı Avrupa sineması Türkiye, özellikle İstanbul için nispeten daha gerçekçi bir tutum sergiliyordu sanırım. Mesela artık rüyalarımıza bile girmeyen eski İstanbul manzaralarını, Sean Connery'nin başrolünü oynadığı James Bond serisinin ikinci filmi Rusya'dan Sevgilerle filminde görmüştüm. Yeşilköy Havalimanı, Sahil Yolu, eski İstanbul’un aşı boyası koyu kahveye dönmüş harap binalarındaki hüznünü, Selatin Camii ve diğer tarihi dokulardaki estetik formların ahengini, cıvıl cıvıl Kapalı Çarşıyı, şıngır mıngır Boğaziçi’ni, Yerebatan Sarnıcı’nı bu filmde (From Russia with Love, 1963) izlemiştik. Buradan yola çıkarak şu sonuca varabiliriz. İngiliz ve Fransız sinemacılar, Hollywood desteği olsun olmasın SSCB korkusuyla Türkiye’yi daha makul resmetmeyi yine politik otoritelerin ajandasına uyarak görsel işitsel yolla destekliyorlardı. Bugün dünya sinemasını uluslararası imkanları, sermaye ve dağıtım ağı herkesçe biliniyor ki, “malum çevrelerin elindedir”. Onların korktukları ülke Türkiye’dir ve Türkiye her ne şekilde olursa olsun kötü gösterilmelidir!
Sözün özü şudur: Batı sineması, kötülük politikaları üreten Avrupa kafası değişmeden ve sinemanın evrensel ağlarını elinde tutan tekelin parmak kemikleri kırılmadan Türkiye’nin gerçeğini değil yalanlaştırılmış imajını satmaya devam edeceklerdir.
31 Mayıs 2026 Pazar
Kurban kim? Bayram kimin?
Kurban Bayramı bütün İslam aleminde kutlandı! Milyonlarca Müslüman, “Ve’nhar” emrine uyarak ibadetini yerine getirdi. Başta devlet büyükleri, siyasiler, kurumlar, kuruluşlar ve sade insanlar milyonlarca kere tebrik mesajı yayınladı. Ancak düşüncem o ki, Türk ve İslam dünyasının büyük bölümü düşman hücumuna maruz ve esaret altındayken bu mesajlar geleneksel ezberin tekrarından başka bir mana içermiyor. Pedofil putperestler, icraatlarıyla İslam dünyasını ağır ateş altında tutarken, içinde bulunduğumuz acil durum hakkında Müslümanların ciddi bir şuura erişemediğini Facebook, Instagram, X vs. mecralarda “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur” tekerlemesin hatırlatan mesajları birbirine göndermelerinden belli oluyor.
Oysa bizler, yüzyıl önce neredeyse aynı şartlara maruz kaldığımız zamanlarda yüreğinde volkan kaynayan büyük şairimizin şirinde anlattığı kırmızı çizgiyi geride bırakmış durumdayız. Çelik zırhlı duvar artık sadece “Garbın afakında” değil çepeçevre etrafımızı sarmış bulunuyor. Birinci Dünya Savaşı’nın amansız ateş çemberini etinde hisseden Mehmed Akif şöyle diyordu:
“Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
Yandık diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Esmezse eğer bir ezelî nefha, yakında,
(…)
Yâ Rab, o cehennemle bu tûfan arasında,
Toprak kesilip, kum kesilip Âlem-i İslâm;
Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm!
(…)
Câni geziyor dipdiri... Can vermede mâsûm!
Suç başkasınındır da niçin başkası muhkûm?
Lâ yüs'ele binlerce sual olmasa da kurbân;
İnsan bu muammalara dehşetle nigeh-bân!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!”
Buyurun hep beraber kendimize bazı sorular soralım:
Mehmed Akif’in ruhunu kavuran acıyı içimizde duymamız gerekmiyor mu?
Türk ve İslam aleminin kuzuları, pedofil putperestlerce kurban edilirken duyduğumuz acıların bizleri yakması gerekmiyor mu?
Tebrik mesajları yerine derin bir yeis içinde Allah’tan merhamet dilenmemiz daha doğru olmaz mı?
Müslümanlar, ‘ipi putperest pedofillerin elindeki sosyal medyada’ mesaj yayınlamaktan vaz geçmeli değil mi?
Kurbanı yine eda edip, dini geleneklerimizi yaşamamız ama artık zihniyetimizi ve mesajın içeriğini yaşananlara uygun hale getirmemiz gerekmiyor mu?
Artık “titre ve kendine dön” tavsiyesine uyma zamanı gelmedi mi?
Açık seçik belli ki, her şey normalmiş gibi tebrikleşecek bir halde değiliz. Çin, Uygur soydaşlarımızı buharlaştırıyor! Rusya Federasyonu özerk bölgelerden topladığı Türk evlatlarını Ukrayna cephesinde telef etmeyi bir nüfus kontrolü politikasına dönüştürmüş! Myanmar, Filistin, Hindistan ve Afrika’da her dinden, milletten mazlumlar kurban ediliyor.
Bendeniz Tanrı’dan Türk İslam dünyası için sonsuz merhameti için yalvarıyorum!
Sizler de boş kutlamaları bırakın ve merhamet dileyin!
-----------
Bîçâre: Çaresiz (Zavallı) - Felâh: Kurtuluş (Selamet) - Ezelî: Başlangıcı olmayan (Öncesiz) - Nefha: Üfleme (Nefes / Esinti) - Esnâm: Putlar - Lâ yüs'el: Soru sorulamaz (Hesap sorulamaz olan Allah) - Nigeh-bân: Gözcü (Bakan / Seyreden) - Adl-i İlâhi: İlahi adalet (Allah'ın adaleti) - Âyât: Ayetler - Cevâmi': Camiler - Hâk: Toprak - Mürted: Dininden dönen (Dinden çıkan) - Fetvâ-yı müeyyed: Doğrulanmış, kuvvetlendirilmiş fetva (Dini hüküm) - Griye: Ağlayış (Gözyaşı) - Şenâat: Kötü ve çirkin iş (Zulüm / Vahşet) - Musâb: Uğramış (Dert ve belaya yakalanmış) - Devâhi: Büyük belalar (Felaketler)
Diğer Yazarlar
Arslan BULUT
Arslan BULUT
Sosyal antropoloji mi İstihbarat çalışması mı?
Ahmet B. ERCİLASUN
Ahmet B. ERCİLASUN
Atalar Sözü’nün yeni yayını
Remzi ÖZDEMİR
Remzi ÖZDEMİR
Bankacılıkta "Ödül Tüccarlığı" Bitmeli
İlay AKSOY
İlay AKSOY
Bir Kıbrıs Türkü olarak
24 Mayıs 2026 Pazar
Kuş kanadıyla, er atıyla
azımın adını “Yolculuk Notları 2” koyacaktım ama daha sonra Türkçülüğün öncüsü atamız Kaşgarlı Mahmud Bey’in lügatinde, yukarıdaki manidar söze rastlayınca onu başlık yaptım ve hikâyeme kaldığım yerden devam etmeye karar verdim. Gecelediğim Erciyes Üniversitesi Kızılay Misafirhanesi, üniversitenin yemyeşil bahçesi içinde neredeyse beş yıldızlı otel standardında temiz, sessiz ve huzurlu bir mekândı. Ne yazık ki, bu konukevi sadece kamu görevlilerine veya üniversite mensubu bir kişinin referans olması halinde bir sivile hizmet veriyor. Aksi takdirde hariçten gazel okutmuyorlar! Ayrılırken birkaç gün daha kalsa mıydım diye içimden geçirdim. Huzur dolu bu mekândan depremde kaybettiklerini büyük bir azimle yerine koymakla meşgul Kahramanmaraş’a doğru büyük, düzenli, güzel ve kendinden emin bir şehir olan Kayseri’ye veda ederek yola koyuldum. Yollar hafta başı olmasına rağmen çok sakin ve sorunsuzdu. Maraş’a giderken kaç defa Hacı Bektaş Türbesi, Karatay Han, Melik Gazi Türbesi gibi Selçuklu ve Dulkadiroğlu dönemleri tarihi bakiyelerini görmek istememe rağmen biraz acelecilikten biraz başka sebeplerden bu ziyaretler hep niyet halinde kalmıştı. Şimdi bu ziyaretleri yapabilecektim. Ancak geçen haftaki yazımda Hacı Bektaş Veli Türbesi ziyaretimi anlatmaya yerim kalmamıştı, önce ondan bahsetmem gerek. Ankara, Kırşehir, Kayseri yolu üzerindeki keyifli yolculuğumun en güzel anlarından biri kocaman mavi levhanın içindeki ‘Nevşehir Hacıbektaş’ yazısının üzerinde kahverengi zeminde yazılı ‘Hacı Bektaş Müzesi’ işaretini atlamamamdı. Göreceğim mekânı ve atmosferi o kadar merak ediyordum ki, ana yoldan ayrılmam gerektiği halde hiç düşünmeden istikamet değiştirdim. Külliyeye vardığımda Hıdırellez geçmiş olmasına rağmen ‘müzenin’ girişi otobüs ve otomobillerle doluydu. Dergâha girişte aklıma Yunus Emre ile Hacı Bektaş arasındaki “Buğday mı istersin, nefes mi istersin?” kıssası geldi. Pîr-i Türkistan Hoca Ahmet Yesevi’nin has evlatlarından Hacı Bektaş Veli’nin güvercin donuna bürünüp konduğu, Yunus Emre’nin “taze vatan toprağı” olarak üzerinde yürüdüğü ülkemizin merkezindeki bu kutlu toprakta, Mevlâna türbesinde hissedemediğim şekilde “Türkçe bir ürperti” hissettim! Çünkü Farsça bilmeyen Türkler doğal olarak Farsça yazan Mevlâna Celaleddin-i Rumî’yi bir Yunus Emre gibi anlayamadıklarından ona başkalarının sözlerini atfetmişlerdi: “Bâz â, bâz â, her ânçi hestî bâz â / Ger kâfir u gebr u büt perestî bâz â / İn dergehi mâ dergehi nomîdî nîst / Sad bâr eger tövbe şikestî bâz â”. Fakat işte burada Hacı Bektaş Veli türbesinde 1200’lü yılların Türkçesini, Hacı Bektaş çağdaşı bir derviş kulağıma fısıldıyordu: “Ben gelmedim dava için / Benim işim sevi için / Dostun evi gönüllerdir / Gönüller yapmağa geldim.” Hazretin türbesinde Alevi canlarla yan yana Fatiha okuyarak manevi görevimi yerine getirdim.
***
Kayseri’den yola çıktığım andan itibaren aklımda hep Karatay Han, Melik Gazi ve Süleyman Bey türbeleri vardı. Ancak bazen insan görmeyi çok arzu ettiği şeyin yanından geçerken son çıkışı kaçırır ve çok fena öfkelenir ya! Karatay Han istikametime göre ters tarafta kalıyordu. Oraya ulaşabilmek için ana yoldan çıkmam gerekirken, sol tarafıma bakıp “Karatay Han nerede?” diye sayıklamaktayken her şey için çok geç olmuştu. Çok ama çok hayıflandım. Fakat sonra geri dönüşte hanın güzergâh üstünde olduğunu ve daha kolay ulaşabileceğimi düşünerek teselli buldum. Böylece diğer hedefim, Dulkadiroğlu Süleyman Bey ve Melik Gazi Türbesi’ne odaklanabildim. Tabii odaklanmak ile gerçekleştirmek ayrı şeyler. Navigasyona, Süleyman Bey (Şah yazıyor) türbesini arattım. Karşı yöndeki köye girdim, dar ve bozuk yollarda cep telefonumun git dediği yere kadar gittim, “Hedefinize ulaştınız” dediği yerde ise durdum ama burası köyden epey uzakta tarlaların ortasıydı! Türbeye benzeyen tek bir yapı yoktu. Etrafta sorup soruşturacak bir kimse de! Mahzun bir şekilde gerisin geriye döndüm.
Kahramanmaraş’a vardığımda hala aklımda bu küçük navigasyon kazası sebebiyle ziyaret edemediğim biri Selçuklu sarayında yetişmiş, diğeri talihsizlikler peşini bırakmamış Dulkadiroğlu ailesin bir ferdi olan, Diyar-ı Rum’u (Roma Diyarını) vatan toprağı yapmak için akınlar düzenlemiş bu iki Gazi vardı. Bizden nerdeyse bin yıl önce Roma ordularının yakıp yıktığı topraklara akıllara durgunluk veren atlı göçebe Türk uygarlığının bayındır ruhunu taşımış bu kahramanlara bir saygı duruşunda bulunup dua edememenin hüznüne teselliyi bahsettiğim gibi ancak büyük atamız Kaşgarlı’nın sözlerinde buldum. Böylece İstanbul’a dönerken hem Süleyman Bey hem Melik Gazi Türbelerini hem de Karatay Han’ı görmek için ciddi bir planlamayı şimdiden yaptım. Divan-ü Lugâti’t-Türk’teki “Kuş kanadıyla, er atıyla” (quş qanatın er atın) atasözünü “Kuş kanadıyla, er aklıyla” şeklinde değiştirerek dönüş yolculuğumun, hatta tüm seyahatlerimin mottosu yapmaya karar verdim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)