17 Eylül 2026 Perşembe

Altın Portakallı Kızın Talipleri açıklandı!

63. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde; Ulusal Uzun Metraj, Ulusal Kısa, Ulusal Belgesel Film ve Uluslararası Uzun Metraj kategorilerinde “Altın Portakal” için yarışacak filmler belli oldu. 24-31 Ekim 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilecek, film festivalinin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda 12 film var. Ulusal seçkideki tüm filmlerin Türkiye’de ilk kez Altın Portakal’da sinemaseverlerle buluşacağı yaraşmanın jüri başkanlığını ise Derviş Zaim üstleniyor. Sekiz film ise dünya ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek. Bu yıl toplam 11 milyon liralık ödül desteğiyle Türk sinemasına ya güçlü bir katkı sunacak festivalde Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması En İyi Film ödülü ise 5 milyon TL olarak belirlendi. Altın Portal için yarışacak Ulusal seçkideki filmler ve yönetmenleri ise şunlar: Artakalan (Yeşim Ustaoğlu)i Bekle Bizi Brüksel (Necmi Sancak), Bir Anne Hakkında (Büşra Bülbül), Cinlerin Düğünü (Ferit Karahan), Düğün Şarkıcısı (Emre Aybek), Elisa (Sinan Sertel), Hakikatin Ölümü (Hüseyin Karabey), Kadim Mavi (Emir Ziyalar), Ölü Arının İğnesi (Aydın Orak), (Selma (Emre Kavuk), Taş ve Tüy (Ragıp Türk). Yarışma Filler Künyeleri Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda; yönetmenliğini Yeşim Ustaoğlu’nun üstlendiği, başrollerinde Öykü Karayel, Metin Akdülger, Ali Kayra Kul ve İlyas Salman’ın yer aldığı ‘Artakalan’, 74. San Sebastian Uluslararası Film Festivali’nin 2026 yılı Resmi Seçkisi’nde yer almasının ardından Türkiye’de ilk gösterimini gerçekleştirecek. Yönetmenliğini Necmi Sancak’ın yaptığı, başrollerini Caner Cindoruk, Can Bartu Arslan, Deniz Işın, Hande Doğandemir, Deniz Dumanlı ve Menderes Samancılar’ın paylaştığı ‘Bekle Bizi Brüksel’, dünya ilk gösterimini Antalya’da yapacak. Yönetmenliğini Büşra Bülbül’ün üstlendiği, başrollerinde Sevda Erginci, Duygu Köse, Ümran Şakır, Osman Doğan ve Ahmet Çelik’in yer aldığı ‘Bir Anne Hakkında’, 28. Şanghay Uluslararası Film Festivali’nin Asian New Talents Yarışması’nda yer almasının ardından Türkiye’de ilk gösterimini yapacak. Yönetmenliğini Ferit Karahan’ın yaptığı, başrollerini Demet Özdemir, Kaan Yıldırım, İlhan Şen, Sarp Bozkurt, Helin Kandemir ve Evliya Aykan’ın paylaştığı ‘Cinlerin Düğünü’, Toronto Uluslararası Film Festivali’nin 2026 yılı Platform Bölümü’nde yer almasının ardından Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşacak. Yönetmenliğini Emre Aybek’in üstlendiği, başrollerinde Yasemin Sakallıoğlu, Mehmet Korhan Fırat, Yiğit Özşener, Ali Aksöz, Hande Doğandemir ve Tuğba Çom’un yer aldığı ‘Düğün Şarkıcısı’, dünya ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek. Yönetmenliğini Sinan Sertel’in yaptığı, başrollerinde Berfu Öngören, Cemil Büyükdöğerli, Defne Doğar, Ekin Türkmen, Mehmet Çepiç, Sabahattin Yakut, Serkan Altıntaş ve Ulvi Kahyaoğlu’nun yer aldığı ‘Elisa’, dünya ilk gösterimini Antalya’da yapacak. Yönetmenliğini Hüseyin Karabey’in üstlendiği, başrollerinde Mert Fırat, Mehmet Günsür, Yağmur Elif Seber, Ümit Çırak ve Emre Yıldızlar’ın yer aldığı ‘Hakikatin Ölümü’, dünya ilk gösterimini gerçekleştirecek. Yönetmenliğini Emir Ziyalar’ın yaptığı, başrollerinde Umut Aksoy, Tülin Özen, Barış Kolik, Yaşar Karakulak, Öykü Su Okur ve Bilgi Nur Aydoğmuş’un yer aldığı ‘Kadim Mavi’, dünya ilk gösterimini Antalya’da yapacak. Yönetmenliğini Aydın Orak’ın üstlendiği, başrollerinde Cansel Elçin, Zeynep Tuğçe Bayat, Tim Seyfi ve Ali Congun’un yer aldığı ‘Ölü Arının İğnesi’, dünya ilk gösterimini gerçekleştirecek. Yönetmenliğini Emre Kavuk’un yaptığı, başrollerinde Sumru Yavrucuk, Şifanur Gül, Nilsu Yılmaz ve Öykü Güven’in yer aldığı ‘Selma’, dünya ilk gösterimini Antalya’da yapacak. Yönetmenliğini Ragıp Türk’ün üstlendiği, başrollerinde Melda Tuzluca, Özgür Meriç, Onur Gözeten, Duygu Aktoprak ve Tuğba Kürükoğlu’nun yer aldığı ‘Taş ve Tüy’, 27. Jeonju Uluslararası Film Festivali’nin 2026 yılı Ana Yarışma seçkisinde yer almasının ardından Türkiye’de ilk gösterimini gerçekleştirecek. Yönetmenliğini Biket İlhan’ın yaptığı, başrollerinde Ayça Bingöl, Cansu Tosun, Suna Yıldızoğlu, Erdem Kaynarca ve Emre Altuğ’un yer aldığı ‘Tatlı Maya’ ise dünya ilk gösterimini Antalya’da yapacak. Altın Portakal’da Kısa ve Belgesel Filmler Ön seçici kurulunu akademisyen Doç. Dr. Zehra Yiğit, senarist, yönetmen, yazar Turgut Yasalar, belgesel ve animasyon film yönetmeni, akademisyen Doç. Dr. Sevcan Sönmez’in oluşturduğu Ulusal Kısa ve Belgesel Film yarışmalarında yarışacak filmler belli oldu.Ulusal Kısa Film Yarışması’nda; yönetmenliğini Murat Ayyıldız, yapımcılığını Okan Açmak, Elif Gökçe ve Oğulcan Taşdemir’in üstlendiği, oyuncu kadrosunda Onur Berk Arslanoğlu ve Ahmet Demir’in yer aldığı ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Adreste Bir Sorun Var’, yönetmenliği Melis Balcı, yapımcılığı Melisa Balcı ve Nazlı Eda Noyan tarafından gerçekleştirilen, seslendirme kadrosunda Metin Akdülger ve Melisa Sözen’in yer aldığı ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Anaokulu’, yönetmenliğini Alpan Esen ve Rıfat Şungar, yapımcılığını Esra Saydam, Dilara Tigli, Alpan Esen ve Rıfat Şungar’ın üstlendiği, oyuncu kadrosunda Erdem Kılıç ve Aysima Ergün’ün yer aldığı ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Bir Rüyanın Hayali’, yyönetmenliği Samet Karaman, yapımcılığı Erdem Kaynarca, Cenk Arda Ekşioğlu ve Ege Akbıyık tarafından gerçekleştirilen, oyuncu kadrosunda Demet Akbağ, Bihter Dinçel, Fatih Al, Onur Gürçay, Erdem Kaynarca, İbrahim Şahin ve Alp Özbayram’ın yer aldığı ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Dünya Senin Bildiğin Gibi Değil’, yönetmenliğini Çağla Karslıoğlu, yapımcılığını Zeynep Santiroğlu Sutherland, Scott Aharoni ve Çağla Karslıoğlu’nun üstlendiği, oyuncu kadrosunda Kayra Zabcı, Asmin Ayşe Aslan ve Durukan Çelikkaya’nın yer aldığı ve 26. Beverly Hills Film Festivali'nde En İyi Kısa Film dalında yarışan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Kadının Adı Yok’, yönetmenliği Ahmet Duvar, yapımcılığı Abdulhamit Güler ve İclal Havva Köprücü Duvar tarafından gerçekleştirilen, oyuncu kadrosunda Süleyman Kabaali, Gürkan Korkmaz ve Mert Can Sevimli’nin yer aldığı ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Karayazı’, yönetmenliğini Soner Alan, yapımcılığını Merve Balbay Alan ile Soner Alan’ın üstlendiği, oyuncu kadrosunda Sumru Yavrucuk, Özgür Emre Yıldırım ve Melissa Dilber’in yer aldığı ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Kısa Akıl’, yönetmenliği ve yapımcılığı Gülsün Odabaş tarafından gerçekleştirilen, oyuncu kadrosunda Semah Tuğsel, İrem Erkaya, Özlem Durmaz, Nihal Odabaş’ın yer aldığı ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Konteyner’, yönetmenliğini Sis Gürdal, yapımcılığını Sinan Yusufoğlu ve Laure Dahout’un üstlendiği, oyuncu kadrosunda Musab Yılmaz, Merdan Karataş, Naz Göktan ve Nur Pera Abuç’un yer aldığı, 32. Saraybosna Film Festivali’nde Özel Mansiyon Ödülü’ne layık görülen ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Porkatal’ ve yönetmenliği Serdal Altun, yapımcılığı Turgut Kanal tarafından gerçekleştirilen, oyuncu kadrosunda Yaşar Karakulak, Mustafa Kırantepe, Ercan Kesal ve Engin Yüksel’in yer aldığı ve 30. Nürnberg Türkiye Almanya Film Festivali’nin Kısa Film Yarışması bölümünde dünyada ilk gösterimini yapan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Süpermen Bozkıra Düştü’ filmleri yer alıyor. Seçkideki bütün filmler Türkiye’deki ilk gösterimini yapacak, toplam 7 film ise dünya ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek. Ulusal Belgesel Film Yarışması’nda; yönetmenliğini ve yapımcılığını Elif Nur Kayalar’ın üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Allianoi Diye Bir Yer Yok’, yönetmenliğini ve yapımcılığını Tayfun Belet’in üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Beyaz Kıtaya Yolculuk’, yönetmenliğini Onat Can Karabatak, yapımcılığını Özgür Özgürengin ve Ali Ergöçmez’in üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Denizyıldızı: Bir Cesaret Öyküsü’, yönetmenliğini ve yapımcılığını Kenan Özer’in üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Kameram 45 Kilo’, yönetmenliğini Çağatay Yurt, yapımcılığını Tunç Akkoç’un üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Kül ve Tuz’, yönetmenliğini Serdar Kökçeoğlu, yapımcılığını Elif Dizdaroğlu ve Serdar Kökçeoğlu’nun üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Modernist: Usmanbaş’, yönetmenliğini Arda Sarıgün, yapımcılığını Arda Sarıgün ve Mehmet Erkmen’in üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Mükellef’, yönetmenliğini ve yapımcılığını Deniz Gürgen Atalay’ın üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Prima Ballerina Meriç’, yönetmenliğini M. Tayfur Aydın, yapımcılığını M. Tayfur Aydın ve Şükrü Acar’ın üstlendiği, 29. Tallinn Black Nights Film Festivali Uluslararası Yarışma (Doc@PÖFF) bölümünde dünyada ilk gösterimini gerçekleştiren ve Türkiye’de ilk kez Antalya’da izleyiciyle buluşacak olan ‘Uzakta’ ve yönetmenliğini Levent Çetin, yapımcılığını Levent Çetin ve Deniz İnceoğlu’nun üstlendiği ve dünyada ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Zor Zanaat’ filmleri yer alıyor. Seçkideki bütün filmler Türkiye’deki ilk gösterimini yapacak, toplam 9 film ise dünya ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek. Uluslararası Sinemanın Güçlü Yapımları Altın Portakal’da Yarışacak Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda filmler; “En İyi Film, En İyi Yönetmen, Jüri Özel Ödülü, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu ve Sungu Çapan Eleştirmenler jürisi En İyi yabancı Film Ödülü” ödülleri için yarışacak. Seçkideki bütün filmler Türkiye’deki ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek. Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda; yönetmenliğini Mohamed Ali Nahdi’nin üstlendiği, Tunus, Katar ve Suudi Arabistan ortak yapımı, 46. Kahire Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Oyuncu ödülünü ve 43. Fajr Uluslararası Film Festivali’nden Kristal Simurg ödülünü kazanan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Round 13 - 13. Raunt’, yönetmenliğini Jacqueline Jansen’in üstlendiği, Almanya yapımı, 42. Münih Film Festivali’nden FIPRESCI Ödülü, Yapım ve Oyunculuk dallarında Yeni Alman Sineması ödülleri ile Nürnberg Türkiye Almanya Film Festivali’nden Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Six Weeks On - Altı Haftalık Veda’, yönetmenliğini George Ovashvili’nin üstlendiği, Gürcistan, Lüksemburg, Türkiye, Çek Cumhuriyeti, Almanya ve Bulgaristan ortak yapımı, 29. Tallinn Black Nights Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde En İyi Yönetmen ve En İyi Görüntü Yönetmeni ödüllerini kazanan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘The Moon Is a Father of Mine - Babalarımdan Biri Aydır’, yönetmenliğini Shahram Mokri’nin üstlendiği, Tacikistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımı, 98. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film dalında Tacikistan’ın aday filmi olan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Black Rabbit, White Rabbit - Siyah Tavşan, Beyaz Tavşan’, yönetmenliğini Hüseyin Aydın Gürsoy’un üstlendiği, Fransa yapımı, dünyada ilk gösterimini La Baule Film Festivali’nde gerçekleştiren ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘A Turkish Case - Bir Türk Meselesi’, yönetmenliğini Yukiko Sode’nin üstlendiği, Japonya yapımı, 79. Cannes Film Festivali’nin Un Certain Regard bölümünde yarışan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘All the Lovers in the Night - Gece Yarısı Tüm Aşıklar’, yönetmenliğini Andrey Zvyagintsev’in üstlendiği, Fransa, Letonya, Almanya ve Türkiye ortak yapımı, 79. Cannes Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde yarışarak Büyük Ödül’ü kazanan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Minotaur - Minotor’, yönetmenliğini Lucas Vignale ve Lorenzo Ferro’nun üstlendiği, Arjantin yapımı, dünyada ilk gösterimini 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştiren ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘The River Train - Nehir Treni’, yönetmenliğini Isabelle Tollenaere’nin üstlendiği, Belçika yapımı, 60. Karlovy Vary Uluslararası Film Festivali’nin Proxima bölümünde yarışan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Paris Paris’, yönetmenliğini Lalith Rathnayake’nin üstlendiği, Sri Lanka yapımı, 27. Şanghay Uluslararası Film Festivali’nden En İyi Senaryo ve En İyi Görüntü Yönetimi ödülleriyle dönen ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Riverstone’, yönetmenliğini Ufuk Emiroğlu’nun üstlendiği, İsviçre, Türkiye ve Belçika ortak yapımı, dünyada ilk gösterimini Zürih Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma bölümünde gerçekleştiren ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Sevda’, yönetmenliğini Ali Asgari’nin üstlendiği, İran, İsviçre, İtalya, Kanada ve Türkiye ortak yapımı, 83. Venedik Uluslararası Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde yarışan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘A Bit of Light - Umut Işığı’ ve yönetmenliğini Fernanda Tovar’ın üstlendiği, Meksika, Fransa ve İspanya ortak yapımı, 76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nin Generation 14plus bölümünde yarışarak Kristal Ayı ve Büyük Ödül’ü kazanan ve Türkiye’de ilk gösterimini Antalya’da gerçekleştirecek olan ‘Sad Girlz - Üzgün Kızlar’ filmleri yer alıyor. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması ● Artakalan — Yönetmen: Yeşim Ustaoğlu ● Bekle Bizi Brüksel — Yönetmen: Necmi Sancak ● Bir Anne Hakkında — Yönetmen: Büşra Bülbül ● Cinlerin Düğünü — Yönetmen: Ferit Karahan ● Düğün Şarkıcısı — Yönetmen: Emre Aybek ● Elisa — Yönetmen: Sinan Sertel ● Hakikatin Ölümü — Yönetmen: Hüseyin Karabey ● Kadim Mavi — Yönetmen: Emir Ziyalar ● Ölü Arının İğnesi — Yönetmen: Aydın Orak ● Selma — Yönetmen: Emre Kavuk ● Taş ve Tüy — Yönetmen: Ragıp Türk ● Tatlı Maya — Yönetmen: Biket İlhan Ulusal Kısa Film Yarışması ● Adreste Bir Sorun Var — Yönetmen: Murat Ayyıldız ● Anaokulu — Yönetmen: Melis Balcı ● Bir Rüyanın Hayali — Yönetmen: Alpan Esen, Rıfat Şungar ● Dünya Senin Bildiğin Gibi Değil — Yönetmen: Samet Karaman ● Kadının Adı Yok — Yönetmen: Çağla Karslıoğlu ● Karayazı — Yönetmen: Ahmet Duvar ● Kısa Akıl — Yönetmen: Soner Alan ● Konteyner — Yönetmen: Gülsün Odabaş ● Porkatal — Yönetmen: Sis Gürdal ● Süpermen Bozkıra Düştü — Yönetmen: Serdal Altun Ulusal Belgesel Film Yarışması ● Allianoi Diye Bir Yer Yok — Yönetmen: Elif Nur Kayalar ● Beyaz Kıtaya Yolculuk — Yönetmen: Tayfun Belet ● Denizyıldızı: Bir Cesaret Öyküsü — Yönetmen: Onat Can Karabatak ● Kameram 45 Kilo — Yönetmen: Kenan Özer ● Kül ve Tuz — Yönetmen: Çağatay Yurt ● Modernist: Usmanbaş — Yönetmen: Serdar Kökçeoğlu ● Mükellef — Yönetmen: Arda Sarıgün ● Prima Ballerina Meriç — Yönetmen: Deniz Gürgen Atalay ● Uzakta — Yönetmen: M. Tayfur Aydın ● Zor Zanaat — Yönetmen: Levent Çetin Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması ● Round 13 - 13. Raunt — Yönetmen: Mohamed Ali Nahdi ● Six Weeks On - Altı Haftalık Veda — Yönetmen: Jacqueline Jansen ● The Moon Is a Father of Mine - Babalarımdan Biri Aydır — Yönetmen: George Ovashvili ● Black Rabbit, White Rabbit - Siyah Tavşan, Beyaz Tavşan — Yönetmen: Shahram Mokri ● A Turkish Case - Bir Türk Meselesi — Yönetmen: Hüseyin Aydın Gürsoy ● All the Lovers in the Night - Gece Yarısı Tüm Aşıklar — Yönetmen: Yukiko Sode ● Minotaur - Minotor — Yönetmen: Andrey Zvyagintsev ● The River Train - Nehir Treni — Yönetmen: Lucas Vignale, Lorenzo Ferro ● Paris Paris — Yönetmen: Isabelle Tollenaere ● Riverstone — Yönetmen: Lalith Rathnayake ● Sevda — Yönetmen: Ufuk Emiroğlu ● A Bit of Light - Umut Işığı — Yönetmen: Ali Asgari ● Sad Girlz - Üzgün Kızlar — Yönetmen: Fernanda Tovar Ulusal Film Yarışması Ön Jürisi Prodüksiyon amiri, post-prodüksiyon teknikeri Ahmet Seyrekbasan, yapımcı Derya Tarım ve akademisyen Prof. Dr. Zeynep Çetin Erus’un ön jürisini oluşturduğu Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda sinema kültürüne katkı sunan, özgün anlatımı ve sanatsal yaklaşımıyla öne çıkan filmler seçildi. Ulusal Belgesel Film ve Kısalala Yarışmaları jüri üyeleri Sabire Soytok, Selçuk Metin ve Aslı Akdağ”dan, Ulusal Kısa Film Yarışması’nın ana jüri üyeleri ise; “Hakkı Kurtuluş, Melike Kasaplar ve Belkıs Bayrak”tan oluşuyor. ÖDÜL KATEGORİLERİ Altın Portakal’da filmler; En İyi Film, Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü, Behlül Dal En İyi İlk Film Ödülü, En İyi Yönetmen, Cahide Sonku Ödülü, En İyi Senaryo, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Müzik, En İyi Kurgu, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Belgesel Film, Belgesel Film Jüri Özel Ödülü, En İyi Kısa Film, Kısa Film Jüri Özel Ödülü, Sungu Çapan Eleştirmenler jürisi En İyi Yerli Film Ödülü ve Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü dallarında yarışacak.

SÜRGÜNDEN VATANA: KIRIM TATAR SİNEMASI İSTANBUL’DA

İstanbul, 17 Eylül 2026 tarihinde yalnız bir film festivaline değil, bir halkın yüz yıllık görsel hafızasına tanıklık ediyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, TİKA, YTB ve Sinema Genel Müdürlüğü destekleri ile Emel Kırım Vakfı tarafından düzenlenen 1. Uluslararası Kırım Film Günleri, Atlas 1948 Sineması’nda Kırım Tatar sinemasının yüz yıllık birikimini uluslararası izleyiciyle buluşturuyor. “Kırım Tatar Sinemasının 100 Yılı” temasıyla gerçekleştirilen festival, Kırım Tatar halkının sürgün, anayurt, kimlik, kültürel hafıza ve insan hakları mücadelesini anlatan filmleri, belgeselleri ve özel etkinlikleri sanatseverlerle buluşturuyor. Festival, yalnızca film gösterimlerinden oluşan bir kültür etkinliği değil; aynı zamanda bir halkın hafızasının, tarihinin ve kültürel mirasının yeniden görünür kılınmasına yönelik önemli bir girişim olarak değerlendirildi. Kırım Tatar sinemasının hikâyesi, 1926 yılında SSCB döneminde çekilen Alim (Aydamak) filmiyle başladı. Ancak bu gelişim süreci, 18 Mayıs 1944’te Stalin rejimi tarafından gerçekleştirilen Kırım Tatar Sürgünü ile kesintiye uğradı. Yüz binlerce Kırım Tatarı anayurtlarından koparıldı; kültürel kurumlar dağıtıldı, sanat ve medya faaliyetleri durduruldu. Buna rağmen sürgün yıllarında korunan fotoğraflar, belgeler, sözlü tarih anlatıları ve daha sonra üretilen film ve belgeseller, Kırım Tatar halkının hafızasının yaşatılmasını sağladı. 1980’li yılların sonlarında başlayan anayurda dönüş hareketiyle birlikte Kırım Tatarlarının hikâyesi yeniden kamusal alanda görünür olmaya başladı. SSCB’nin dağılmasıyla birlikte yasaksız olarak televizyon programları, haber dosyaları ve belgeseller aracılığıyla sürgün tanıkları ilk kez geniş kitlelerle buluştu. 1990 yılında yayımlanan Eza (İftira) belgeseli ve 1994 yılında Zafer Karatay tarafından hazırlanan Kırım belgeseli, bu hafızanın kayıt altınaalınmasında öncü eserler arasında yer aldı. Yıllar boyunca Kırım Tatar tarihi, kültürü ve mücadelesi üzerine çok sayıda film, televizyon programı ve belgesel üretildi. Özellikle Neşe Sarısoy Karatay ve Zafer Karatay tarafından 30 yılı aşkın süredir gerçekleştirilen çalışmalar, yüzlerce tanıklığın kayıt altına alınmasına ve önemli bir görsel hafıza arşivinin oluşmasına katkı sağladı. YÜZ YILLIK GÖRSEL HAFIZANIN İZİNDE Festivalin hazırlık süreci, aynı zamanda Kırım Tatar sinemasının tarihini yeniden araştırma ve belgeleme çalışmasına dönüştü. Yapılan incelemelerde, Kırım Tatar sinemasının yalnızca birkaç filmden ibaret olmadığı; farklı dönemlerde, farklı ülkelerde ve farklı koşullarda üretilmiş geniş bir sinema mirasına sahip olduğu ortaya çıktı. Festivalin yarışma bölümünde 2024–2026 yılları arasında çekilen yaklaşık 30 film ve belgesel değerlendirildi. Yapılan seçki sonucunda Kırım Tatar tarihi, kültürü, kimliği ve toplumsal hafızasıyla doğrudan ilişkili 16 belgesel film uluslararası yarışma programına kabul edildi. Yapay zekâ ve diğer kategorilerdeki yapımlar ise özel gösterimlerde izleyiciyle buluşturuldu. Festival seçkisinde yer alan yapımlar; sürgün, anayurt, aidiyet, kültürel hafıza, dil, gelenekler, insan hakları ve kültürel direniş gibi temaları ele alıyor. Bu yönüyle festival, yalnızca geçmişe dönük bir hatırlama etkinliği değil; günümüz Kırım Tatar toplumunun yaşadığı sorunları ve geleceğe dair umutlarını da sinema aracılığıyla görünür kılıyor. Festival programında, Kırım Tatar sinemasının dönüm noktaları arasında kabul edilen yapımlara da özel yer ayrılıyor. GEÇMİŞTEN GELECEĞE BİR KÜLTÜREL KÖPRÜ Festivalin en önemli hedeflerinden biri, Kırım Tatar sinemasının yüz yıllık tarihini görünür kılmak ve bu mirası gelecek kuşaklara aktarmak. Bu nedenle festival yalnızca bir gösterim etkinliği değil; aynı zamanda araştırma, arşivleme ve kültürel miras çalışması niteliği taşıyor. 1. Uluslararası Kırım Film Günleri, geçmişin tanıklıklarını bugünün seyircisiyle buluştururken, Kırım Tatar sinemasının ikinci yüzyılına da güçlü bir başlangıç yapmayı hedefliyor. Çünkü bu filmler yalnızca bir sinema tarihini değil; anayurdunu kaybetmiş ama hafızasını korumayı başarmış bir halkın hikâyesini anlatıyor. FESTİVALİN ANNESİ: NEŞE SARISOY KARATAY 1.Uluslararası Kırım Film Günleri’nin sanat danışmanlığını yönetmen ve belgesel yapımcısı Neşe Sarısoy Karatay üstleniyor. Kırım Tatar tarihi, sürgün ve kültürel hafıza üzerine uzun yıllardır çalışmalar yürüten Neşe Sarısoy Karatay, eşi ve meslektaşı aynı zamanda festival başkanı Zafer Karatay ile birlikte üç yılı aşkın bir süredir festivalin hazırlıkları için kapsamlı bir araştırma gerçekleştirdi. Bu süreçte yalnızca güncel filmler değil, yaklaşık yüz yıllık Kırım Tatar sinema tarihi incelendi; farklı ülkelerde üretilen film ve belgeseller taranarak önemli bir arşiv çalışması yapıldı. Neşe Sarısoy Karatay, 1990’lı yıllardan itibaren Kırım Tatarlarının anayurda dönüş sürecini, sürgün tanıklıklarını ve kültürel mirasını konu alan çok sayıda televizyon programı ve belgesel filme imza attı. Kırımoğlu: Bir Halkın Mücadelesi, Gamalı Haç ile Kızıl Yıldız Arasında ve sürgün temalı birçok yapım, bu çalışmalar arasında yer alıyor. Festival Danışmanı Neşe Sarısoy Karatay, Uluslararası Kırım Film Günleri’nin yalnızca bir festival olarak değil, Kırım Tatar sinemasının yüz yıllık tarihini araştıran, belgeleyen ve görünür kılan bir kültürel hafıza projesi olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. Karatay’a göre festivalin temel amacı, geçmişte üretilen eserlerle günümüz yapımlarını aynı çatı altında buluşturarak Kırım Tatar sinemasının sürekliliğini ortaya koymak ve yeni kuşak sinemacıları teşvik etmek.

13 Eylül 2026 Pazar

Saklı bahçe

Kahramanmaraş’ın arkeolojik geçmişini görünür kılacağı ümit edilen bir toplantı yapıldığını bir sosyal medya gönderisi sayesinde duyum. Yine “kahramantv”nin bir dakikalık iyi özetlenmiş sunumundan öğrendim ki, etkinliğin adı “Uluslararası Yukarı Mezopotamya ve Ötesinde Tarih Öncesi Çömlekçilik Çalıştayı" imiş. Gönderide herhangi bir iltimas cümlesi olmamasına rağmen Kahramanmaraş’ın “Mezopotamya” ile ilişkilendirilmesi hissiyle hemen bir itiraz mesajı ilettim. Bu konuya ve hassasiyetime daha sonra döneceğim ama önce araştırıp ögrendiğim çalıştayın kapsamını aktarayım: Dün sona eren toplantı Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kahramanmaraş Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi ile Koç Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve Hollanda Araştırma Enstitüsünün iş birliğinde gerçekleştirildi. Kahramanmaraş’ın arkeoloji alanındaki görünürlüğü için çok önemli bu uluslararası etkinlikte, ev sahipleri Vali Yardımcısı Oray Güven ve Büyükşehir Belediyesi Başkan Başdanışmanı Burhan Sakallı ile Kültür Daire Başkanı Duran Doğan, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Doç. Dr. Halil Tekin ve tabii farklı ülkelerden bilim insanları, akademisyenler hazır bulundu. Çalıştayın açılış konuşmasını yapan Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Başkan Başdanışmanı Burhan Sakallı’nın bilhassa yabancı konukların bulunduğu haziruna hitaben söylediği şu sözler ise yüreğime soğuk su serpti: “Kahramanmaraş'ın Dulkadiroğlu Beyliği'ne başkentlik yaptı. Bir beyliğin başkentindesiniz. Dulkadiroğlu Beyliği'nin başkenti olan Kahramanmaraş, Osmanlı İmparatorluğu ile aynı anda var olmayı başarmış nadir Türk beyliklerinden biridir." Aşırı bir yorum yapmış olma ihtimalimi de göz önünde bulundurarak bendeniz bu sözlerden şu manaları fehmettim: Tarih öncesinde ve daha sonra bu topraklardan gelip geçmeyen kalmamış olabilir ama işte bugün burada, bir Türk yurdunda bulunuyorsunuz! Tebrikler sayın danışman, ağzınıza sağlık. Dulkadiroğluları Bey’inin “başsız vücudu veya vücutsuz başı”nın kendi kentinde “Aladan”da gömülü olduğunu artık Maraşlının bilmediğini, unuttuğunu hatırlarsak bu sözlerinizle sadece, “Anadolu Türklerin değil, bakın toprağın altından hep başka medeniyetler fışkırıyor” arkeolojisi yapanlarla beraber atalarının unutup “Mezopotamyalılaşmak” isteyen cühelaya da şahane bir cevap olmuş! Başta da dediğim gibi bu yorum bendenize aittir ve Türkiye’deki arkeolojik kazılar madalyonunun diğer yüzünü de görünür kılmak içindir. Habere devam edecek olursak, çocukluğumuzda Eloğlu adı hala kullanılan ve bu ad yabancını evladı gibi anlamlar çağrıştırdığı iddiasıyla altmışlarda resme Türkoğlu adıyla anılmaya başlanan ilçedeki meşhur Domuztepe Höyüğü kazı alanı ile ilgili de video gösterilmiş. Malum Domuztepe Göbeklitepe’den üç bin beş yüz yıl sonrasına tarihlenir ve bendenizin hissiyatına göre asla Mezopotamya bağlamında değerlendirilemeyecek kadar farklı bir yeni oluşum olmaklığı lazım gelir. Zira biliyoruz ki, Maraş, Göbeklitepe’nin bağlı bulunduğu Mezopotamya ve mücavir alanları dahilinde değil, çok farklı bir coğrafya ve iklimdeki Ceyhan ve Seyhan nehirlerinin yolu üzerindedir. Muhtemeldir ki hayvanların göç yolları üzerindeki bu iki nehir havzasında itidalli yaşama alanları, Mezopotamya kültür birikiminden farklı bir yapılanmanın zeminini oluşturmuş olmalıdır. Şanlıurfa, Mardin, Diyarbakır, Batman, Şırnak, Siirt, Adıyaman, Gaziantep ve Kilis ile Suriye’deki Haseke, Kamışlı, Rakka ve Deyrizor ve dahi Iraktaki Musul, Erbil, Kerkük, Süleymaniye ve Duhok ile Maraş arasındaki demografik, dilsel, sosyal ve etnografik farklar tarih öncesinden günümüze devam edegelmiş olmalıdır. Zira Maraş’ın aşağı veya yukarı Mezopotamya ile ilişkisi doğanın diğer canlılara vaat ettiği türden bir “geçit” olma ilişkisine benzemektedir. Maraş iki nehir arasındaki yaşam alanlarına göre daha içeride, kuytuda, korunaklı hatta saklı bir bahçe gibidir. İleriki zamanlarda da Maraş’ta 11.000 – 12.000 yıl öncesine ait yaşama kanıtları bulunmadığı takdirde bu böyle kalacaktır. Bugün Kahramanmaraş’ın asıl sorunu elbette arkeolojinin hangi dönemine tarihleneceğinden çok göz göre göre büyük demiryolu ve otoyol ağlarını dışında bırakılmasıdır. Muhtemelen geçmişteki krallıkların bakış açısı da buydu! ***** MİNİ ANSİKLOPEDİ Göbeklitepe, MÖ yaklaşık 9600–8000 yıllarına tarihlenir. Türkiye'deki "Taş Tepeler" projelerinde hem de dünyadaki diğer arkeolojik çalışmalarda Göbeklitepe ile çağdaş veya ondan daha eski tarihlere dayanan önemli merkezler vardır. Boncuklu Tarla (Mardin / Dargeçit): Arkeolojik kazılarda elde edilen bulgulara göre geçmişi yaklaşık MÖ 10.000 – 11.000 yıllarına kadar uzanmaktadır. Göbeklitepe’dekine benzer kamu binaları, tapınak alanları ve anıtsal yapılar barındırır ve kronolojik olarak Göbeklitepe'nin ilk evrelerinden yaklaşık 500 ila 1000 yıl daha eski katmanlara sahiptir. Karahantepe ve Taş Tepeler Bölgesi (Şanlıurfa): Şanlıurfa çevresinde yürütülen "Taş Tepeler" projesi kapsamındaki Karahantepe, Sayburç, Harbetsuvan ve Çakmaktepe gibi yerleşimler Göbeklitepe ile aynı döneme (Çanak Çömleksiz Neolitik) aittir. Karahantepe'nin bazı alt katmanlarının ve Çakmaktepe'deki ilk yerleşim izlerinin Göbeklitepe'nin bilinen ilk evresinden biraz daha eskiye tarihlenebileceğine dair tarihlendirme çalışmaları sürdürülmektedir. Tell Qaramel (Suriye): Halep yakınlarında yer alan bu yerleşim alanında bulunan yuvarlak kule yapıları ve prototip anıtsal dikilitaş benzeri kalıntılar MÖ 11.000 civarına tarihlendirilmektedir. Göbeklitepe öncesi geçiş evresini anlamak açısından kritik bir alandır. Ayn Ghazal ve Natuf Kültürü Yerleşimleri (Ürdün / Filistin): MÖ 12.000 – 10.000 yıllarına tarihlenen Natuf yerleşimleri (örneğin Eriha/Jericho'nun ilk proto-şehir evreleri ve kuleleri), insanların avcı-toplayıcılıktan yerleşik hayata geçiş adımlarını attığı, Göbeklitepe'den hemen önceki mimari ve kültürel birikimi oluşturan alanlardır.

6 Eylül 2026 Pazar

Adana Altın Koza: Devam!

Türk sinemasına 32 yıldır omuz veren Adana Altın Koza Film Festivali, 26 Eylül - 4 Ekim 2026 tarihlerinde 33. defa yeni filmlere kucak açacak. Festival’in “Ulusal Uzun Metraj” bölümünde bu sene on film Altın Koza için yarışacak. Bunların beş tanesi dünya prömiyerini (world premiere) Adana’da yapacak. Beklenti (Ali Özel), Canavar (Tunç Şahin), Moda Evlilik (Miraç Atabey, Patates Kızartması (Sinan Biçici), Varlık (Muzaffer Mehmet Çağlar). Gönül ister ki, bu yeni filmler ilk gösterimlerinde Batı Avrupa film festivalinde olduğu gibi tüm dünyadan eleştirmenler, büyük dağıtımcılar, satış şirketleri, yapımcılar, festival programcıları, uluslararası basın tarafından da izlenecek olsun! Ancak -bildiğim kadarı ile- Adana Altın Koza FIAPF (International Federation of Film Producers Associations) kurumunca akredite bir festival olmamasına rağmen “world premiere” yapacak bu filmler bulması onun uluslararası alanda görünür kılabilir. Umarım Altın Koza bu istikrarlı yürüyüşünü devam ettirerek tıpkı Antalya gibi FIAPF tarafından akredite edilmiş uluslararası bir festival olur. Bu hem Türkiye hem Türk sineaması açısında çok değerli bir kazanç olur. Özetle Altın Koza’nın ulusal yarışma bölümünde festival seyircisine sunulacak diğer filmler de şöyle: Bir Arada Yalnız (Ali Vatansever), Günyüzü (Banu Sıvacı), Karanlıkta Islık Çalanlar (Pınar Yorgancıoğlu), Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri Alphan Eşeli- Türkiye Prömiyeri), Ölü Köpekler Isırmaz (Nuri Cihan Özdoğan). Altın Koza’nın seçkisindeki dünya prömiyeri ifadesi üzerine bazı şeyleri merak ettim ve festivallerimizin ulusal ve uluslararası durumları hakkında bir röportaj yaptım. Adını yazmamı istemeyen uzmanımız ile şunları tartıştık: Bir film festivalinin unvanına “Uluslararası” eklemek ne anlama gelir? Ülkemizde festivali denildiğinde akla birkaç güçlü isim geliyor: İstanbul Film Festivali, Antalya Altın Portakal, Adana Altın Koza ve Ankara Film Festivali. Bu dördünün Türk sinemasında kendine özgü yeri, tarihi ve seyircisi var. İşin içine “uluslararası festival” kavramı girdiğinde tablo değişiyor. Çünkü bir festivalin adının başında “Uluslararası” yazmasıyla, dünya sinemasında gerçekten uluslararası bir ağırlık taşıması aynı şey değil. Dünyanın önde gelen festivallerine baktığımızda bunun ne anlama geldiğini daha iyi görüyoruz. Cannes, Venedik ve Berlin yalnızca filmlerin gösterildiği organizasyonlar kadar, yapımcıların, yönetmenlerin, oyuncuların, dağıtımcıların, satış şirketlerinin, festival yöneticilerinin, eleştirmenlerin ve gazetecilerin buluştuğu devasa sinema etkinlikleri. Bir filmin Cannes, Venedik veya Berlin'de dünya prömiyerini yapması bu yüzden önemlidir. Festival salonundaki birkaç bin seyirciden çok daha büyük bir döngü söz konusu ki, film o etkinliklerden herhangi birine dahil olduğunda dünya sinemasının dolaşım ağına girer. “Dünya prömiyeri” neden önemli? Festival dünyasının görünür kurallarından biri de filmin ilk gösteriminin nerede yapıldığıdır. “Cannes, Venedik ve Berlin gibi büyük festivallerde filmin daha önce nerede gösterildiği önemli bir seçim kriteridir. Yönetmen açısından bu, filmini dünya sinema çevresine ilk kez güçlü bir vitrinde sunabilmek demektir. Türkiye'deki festivallerin önemli bölümünde ise çıta farklıdır. Örneğin Antalya Altın Portakal'ın uluslararası yarışmasında Türkiye prömiyeri şartı öne çıkar. Başka bir ülkede gösterilmiş olan film, Türkiye'de ilk kez Antalya'da seyirci karşısına çıkabilir. Aradaki fark küçük görünse de aslında festivalin dünya sineması içindeki yerini anlatan önemli göstergelerden biridir. Bir başka ifadeyle Cannes, “Bu filmi dünyaya ilk kez burada gösteriyorum” iddiasını taşırken, Antalya çoğu durumda “Bu filmi Türkiye'de ilk kez burada gösteriyorum” diyebilir. Adana'nın yeri nerede? Adana Altın Koza söz konusu olduğunda değerlendirme biraz daha farklı yapılmalı. Adana'nın Türk sinemasındaki tarihsel ağırlığı tartışılmaz. Festival özellikle ulusal uzun metraj yarışmasıyla Türk sinemasının önemli vitrinlerinden biri. Ancak uluslararası yarışma ve uluslararası sektör görünürlüğü bakımından Antalya ve İstanbul'un gerisinde olduğu söylenebilir. 2026 programında uluslararası yarışma kısa filmlerle sınırlı. Uluslararası kısa film yarışmasına farklı ülkelerden yönetmenlerin filmleri katılabiliyor. Buna karşılık festivalin asıl ağırlığını yine ulusal uzun metraj yarışması taşıyor. Özet olarak? Altın Koza için en doğru tanım şu olabilir: Ulusal sinemada güçlü, uluslararası alanda ise gelişme aşamasında olan bir festival. Bu, Adana'nın zayıf olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, Adana'nın gücü başka yerde. Türk yönetmenlerinin, oyuncularının ve yapımcılarının buluştuğu; ulusal sinemanın tartışıldığı önemli bir merkez. Ancak dünya festivalleriyle kıyaslandığında henüz aynı uluslararası dolaşım ağına sahip değil. “Ankara?” “Ankara başka bir damar.” “Peki o zaman o damara daha sonra girelim!”

30 Ağustos 2026 Pazar

Türklük ve Türkçe Anadolu’da 1071’den sonra dirildi!

Devleti Aliye’nin son 250 yılından itibaren medeniyetimizin her cephede aldığı ağır yaralar ve bunun sonucu başta devletlu takımı olmak üzere kademe kademe bütün toplum kesimlerindeki mukayeseye dayalı indirgemeci düşünme tarzının hala devam ettiği bir gerçek. Bu türlü düşünmenin mantığı, ilk dönemlerden bugüne kadar bizi hep yanıltmıştır. Çünkü mukayeseye dayalı indirgemeci düşünce, birbirine hiç benzemeyen ve gelişimi değişik olan toplumları çok dar açıdan (tek ölçütle) karşılaştırır. Bu da farklılıkları silerek “var/yok”, “ileri/geri”, “biz/onlar” şeklinde karşıtlıklara indirgeme eğilimidir. Mesela şu cümleler: “Matbaa onlarda var, bizde neden yok? Onların askerlerinde tüfek, top var bizde neden olmasın? Onların devlet idaresinde meclis var biz de isteriz. Onlarda eşit vatandaşlık var, mal ve can emniyeti hukuka dayalı bizim vatandaşlar neden yetmiş iki millete bölünmüştür? Onlarda kadın sosyal hayatın içinde (!) bizim kadınlar neden haremden dışarı çıkmıyor?” benzeri yüzlerce cümleyi hemen hepimiz duymuştur. Günümüzde bile köyünden çıkıp Avrupa’ya ekmek parası kazanmaya giden ve bir müddet sonra toplumun en alt kademesinden statü sahibi bireye dönüştüğü halde her an "Ausländer raus" sloganına maruz kalabilecek insanlarımız da tartışmalara ayrı boyut kazandırmıştır. Öyle bir boyut ki, kendi kültürü hakkında hiçbir bilgisi, görgüsü olmaya üçüncü nesillerin ipe sapa gelmez mukayeselerine dönüşmüştür. Ülkedeki sert tartışmalar aslında artık “Neden onda var bizde yok?” duvarını aştı ve bize ait değerlin niteliği konuşulmaya başladı. Önceleri halk ağzındaki atışmalar “nicelik sorunuymuş” gibi algılanıyordu (ve tabii, 0nda var de bende neden yok düzeyindeki sorun, bende olmayanları ele geçirmek sorunuydu) fakat bu yeni indirgemecilik biçimi artık öz malımızı (değerlerimizi) hiçe indirgeme sorunsalı haline gelmiş durumda. Malazgirt Zaferi’nin 955 inci yıl dönümünde vesilesiyle “Malazgirt Kapısı” tekrar gündeme geldi. Aslında tarihimiz hakkında bilimsel çevrelerde ciddi bilimsel konular olarak akademik sınırlar içinde tartışılan ve daha sonra gazetecilerin, TV şovmenlerinin, sosyal medya mensuplarının vülgarize ettiği bilgiler halinde yayınlan en sonunda ayağa düşürülen meseleler pek çok: Bunlardan bazılarını sayayım: Türklerin tarihte varoluş zamanının tarihlendirilmesi, Proto-Türklerin kökeni, Türklerin Altay Dağları merkezli köken teorisi, Türk ve Türki kavramlarının tarihsel anlamları, Hunların etnik ve dil kimliği, Göktürklerin etnik teşekkülü, Asya Hunları ile Göktürkler arasındaki süreklilik, Türklerin Anadolu'ya gelişinin başlangıç tarihi, Malazgirt'in Anadolu'nun Türkleşmesindeki gerçek ağırlığı, Malazgirt öncesinde Anadolu'daki Türk varlığı, Anadolu'nun Türkleşmesinde Oğuz, Türkmen ve diğer Türk unsurların rolleri, Anadolu'da Türk nüfusunun demografik dönüşümü, Selçuklu döneminde Anadolu'daki yerli halklarla Türklerin ilişkileri, Osmanlıların kuruluşunda aşiret, gaza ve devletleşme modelleri, Osmanlı hanedanının Kayı boyundan geldiği iddiasının tarihsel temeli, Osmanlı kuruluş anlatılarının erken kaynaklarla uyumu, Osmanlıların etnik kimliği ve “Türk devleti” olarak tanımlanması, Osmanlı toplumunda Türk, Türkmen, Yörük ve reaya kavramlarının anlamları, Yeniçerilerin devşirme sistemi ve etnik-dinî niteliği, Osmanlı yönetici sınıfının Türklükle ilişkisi…” Birkaç gün dür süren yeni tartışmalardan anladım ki, Malazgirt ve Türklerin Anadolu’yu yurt tutma meselesi gündelik politikaların emrine verilmiş. Büyük zaferin ihtişamını, manasını, kazancını ve ruhunu bir yana bırakıp, “Türk’ler Anadolu’ya 1071’den önce gelmişti. Kapılar Malazgirt’le açılmadı. Alpaslan’ın asıl niyeti Suriye ve Şam’dı” gibi farklı argümanları zaferin özünü hafife alacak şekilde kullanmak çok acı verici. Oysa Türklerin Roma İmparatoru’nu diz çöktürdüğü, yenilmez denilen bir devletin kendi topraklarındaki hakimiyetini yitirmesiyle son uçlanan bu büyük meydan muharebesi savaş tarihinde emsaline rastlanmayan ve biricik örnektir. Bütün büyük Türk devlet adamları ve aklı yerindeki Türk tarihçileri Malazgirt’in ne anlama geldiğini bilir ve bunu daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Mustafa Kemal Atatürk’ün daha önce bilmediğim kendi el yazısıyla yazmış olduğunu öğrendiğim şu sözleri konuya açıklık getirmesi bakımından en iyi emsali teşkil etmektedir. Selçukluların hizmeti: Selçuklular Asya’da Arap nüfuzunu kırdılar. Yerine Türk hâkimiyetini koydular. Anadolu’yu Bizans (Roma) imparatorlarından istirdat ettiler (geri aldılar). Türklüğü ve Türkçeyi Anadolu’da ihya ettiler. Etilerden sonra İskender, Romalılar, Bizanslılar devrinde unutulmaya başlayan Türklüğü ve Türkçeyi Anadolu’da ihya ettiler. (Millî Savunma Bakanlığı Arşivi, Atatürk Kol. Kls.: Nu.:11; Dosya Nu.: 232; Fihrist Nu.: 6)

23 Ağustos 2026 Pazar

Kalplerin şifası sevgiliye kavuşmaktır

Osman Hamdi Bey’in kim tarafından hangi akla hizmetle “Kaplumbağa Terbiyecisi” adını verdiğini anlayamadığım meşhur tablosu hakkında aklıma gelen her türlü soruyu sanal alemde sörf yaparak öğrenmeye çalışıyorum. Sora sora 1300 yıl önce dikilen Göktürk Anıtlarına kadar vardım! Aslında daha o kadar eski zamanlar gitmeden önce şu “terbiyeci herif” meselesini çözmeye çalıştım. Tablonun ekran görüntüsünü alarak çini pencere alınlığına yazılmış ‘hattı’ okudum: Şifâü’l-kulubi likâü’l mahbûb. Yani basitçe “kalplerin şifası sevgiliye kavuşmaktır ya da sevgilinin yüzüdür” şeklinde anlatabileceğim, Şark’ın bütün büyük söz sultanları tarafından pek çok defa kullanılmış bu meşhur “hikemî kelam” Bursa Yeşil Camii’nin hünkâr mahfili bölümündeki pencere alınlığında aynıyla vardır. Yeşil Cami’de olmayan ise Osman Hamdi’nin 1907’de çizdiği tablosuna koyduğu “Muhammed” tablosudur! Kaplumbağa Terbiyecisi adı daha sonra konan bu ilginç tablo üzerindeki detayları incelerken, dervişin sırtındaki keşkül ile ‘terbiyeci’ yaftasını takanların sopa sandığı elindeki ney bize göstermektedir ki, aslında nefsini terbiye etmek için dünyadan vaz geçmiş bir dervişi seyretmekteyiz. Evet dikkat edin, tabloda asıl olan kaplumbağalar değil, nefsini terbiye etmek için başka her şeyden vazgeçmiş bir derviştir. Kırmızı abasıyla tablonun merkezine yerleştirilmiş olan dervişin başının üzerinde ise “Şifâü’l-kulubi likâü’l mahbûb” ve “Muhammed” levhası varken Batı ve Doğu sanatları geleneğinde asla evcilleştirilebilir bir canlı olarak algılanmamış, genellikle yavaşlık, kabuğu, uzun ömrü ve yer /yüzüy/le ilişkisi bağlamlarında resmedilmiştir. Bu açıdan bakıldığında hatta, dervişin kaplumbağaları terbiye etmesi bir yana, onların telaşsız ve dingin yaşayışlarından dervişin ders çıkarttığı ve nefs terbiyesine yeni bir katman eklemek için nirvanaya ermiş bu hayvanları ibretle seyrettiği dahi söylenebilir. Bu açıdan tabloya, “dervişi terbiye eden kaplumbağalar” adı bile verilebilir. Pak çok mecrada, Osman Hamdi Bey bu tablosunu babası Sadrazam İbrahim Edehem Paşa’nın tesiriyle çizmiş şeklinde bilgiler var. Sadrazam Paşa, resim eğitimi alan oğlu Hamdi’ye Fransız ressam ve çizer Louis Crépon'a ait bir Japon gravüründen esinlenilerek çizilmiş "Charmeur de tortues" (Kaplumbağa Terbiyecisi) adlı ve 1869 yılında Le Tour du Monde'da yayımlanmış bir eseri tanıtır. Bu tablodaki kişi, elindeki def benzeri çalgı aleti ve kaplumbağaların dehşet içinde birbirinin üzerinden atlamaya çalışır hali ile Osman Hamdi’nin tablosu arasında çok derin bir fark vardır, o da “şifasız bir kalp, çirkin bir surat”ın yaydığı sinirli enerji ile sevgilinin yüzünü görüp şifa bulmak ümidini her dem kalbinin vuruşunda terennüm eden Müslüman dervişin sakin hâlidir! Nitekim bu konuda ciddi bir araştırma yapan Doç. Dr. Murat Ak’ın tespitleri şöyledir: “Osmanlı modernleşmesinin önemli sanatçı karakterlerinden biri olan, 1842- 1910 yılları arasında yaşamış ressam, müzeci, arkeolog ve yazar vasıflarıyla öne çıkmış Osman Hamdi Bey, herkesçe bilinen ve çizildiği tarihten sonra Kaplumbağa Terbiyecisi olarak isimlendirilen tablosunda sakalları ağarmaya yüz tutmuş yaşlı bir adamı resmetmiştir. Tabloda yer alan sakalları ağarmaya yüz tutmuş ve beli bükülmüş bu yaşlı ihtiyar küçük bir pencerenin önünde yerdeki yaprakları yiyen kaplumbağaları terbiye eder. Tablodaki küçük pencerenin alınlığında ise Şifâu’lkulûb likâu’l mahbûb yazısı yer almaktadır. İlgili tablo vesilesiyle ifade, akademik çalışmaların ve serbest incelemelerin de konusu olmuştur. Osman Hamdi Bey’in bu tabloda resmettiği mekânın Bursa Yeşil Camii olduğu bilinmektedir. İlgili ifade Bursa Yeşil Camii’nde yer alan pencere alınlığında da mevcuttur. Ayrıca tablonun Osman Hamdi Bey tarafından resmedilen birden fazla versiyonu bulunmaktadır. Tablonun 1907 yılı versiyonunda 1906 yılı versiyonundan farklı olarak 13 Osman Hamdi Bey Şifâü’l-kulûb likâü’l-mahbûb yazısının hemen sağ yanına Muhammed yazılı bir levha koymuştur. Şifâü’l-kulûb likâü’l-mahbûb yazısının Bursa Yeşil Camii’nde yer alması, yine Osman Hamdi Bey’in tablonun 1907 yılı versiyonunda yazının yanına Muhammed levhasını yerleştirmesi ifadede geçen mahbûb (sevgili) kelimesinden maksadın metafizik bir telakki ile Hz. Muhammed (sav) olması gerektiği çağrışımını yapar. Bu durum Osman Hamdi Bey’in ilgili yazıyı da böyle bir bağlamda anladığını ya da anlatmak istediğini düşündürmektedir. Osman Hamdi Bey’in resminde cami vb. dinî çağrışımlı bu unsurlarla Osmanlının ve Doğu’nun dinî kimliğine vurgu yaptığı da söylenmektedir. Şifâü’l-kulûb likâü’l-mahbûb ifadesi farklı yerlerde de karşımıza çıkmaktadır.” İncelemenin devamında Şark’a ait bu hikmetli sözün pek çok alim, şair, hakim ve sultan tarafından defalarca kullanıldığına dair kaynaklarla desteklenmiş bilgiler mevcuttur. Buradan şu sonuca varmak istiyorum ki, Osman Hamdi Bey’in “Kaplumbağa Terbiyecisi” adıyla yaftalanan tablosuna bu adı verenlerin muhtemelen Şark’a ait büyük irfan/hikmet ırmağından, bu geleneğin binlerce yıl içinde katmanlaşarak hayatın ve kültürün her alanına sirayet etmiş tasavvufi algısında haberleri yok! MAKALE SAHİBİ: Murat Ak Doç. Dr., Necmettin Erbakan Üniversitesi, Ahmet Keleşoğlu İlahiyat Fakültesi, Türk İslam Tarihi ve Sanatları

16 Ağustos 2026 Pazar

MEDYAMETRE

200’li yıllarda internetin ve ona bağlı olarak sanal haberleşmenin yaygınlaşmaya başladığı yıllarda özel bir televizyonda, adını “medyametre” koyduğum programı yapıp sunmaya başlamıştım. Ekran karşısında o kadar acemiydim ki, her program açılışı benim için, bir heyecan dalgasının altında kalmak gibiydi. Dalgalarla boğuşan ve nefes almaya çalışan çaylak sörfçüler gibi hissediyordum sanırım. Nefes alıp vermenin hayati önemin karşılık nefesimi tutarak sunduğum bu programların birinde tarih felsefecisi Prof. Dr. Şahin Uçar’ı konuk almış, Yılmaz Öztuna’yı telefonla akışa dahil etmiştim. Bir başka programda sonraki yıllarda kardiyoloğum olacak Kemal Hoca’yı konuşturmuştum ki, daha o zamanlar ilaçlı stentler yeni yeni uygulanmaya başlanmış bundan sekiz yıl sonra programda anlattığı teknikle bana stent takmıştı. Soyadının yazmamı istemeyen Prof. Dr. Kemal Hoca ile sadece kalp ve damar sorunların değil, ülkemizde koruyucu hekimlik uygulamasının benimsenmemiş olmasını, nenelerimizin mutfağına döndüğümüzde sağlıkla ilgili pek çok sorunun hallolacağını, marketlerden asla raf ömrü uzatılmış gıdalar almamamız gerektiğini, ABD ve Batı Avrupa kumandalı diyetisyenlerden ve beslenme programlarından uzak durmanın gerekçeleri dahi çok ciddi konuları konuşmuştuk. Hatta hoca bir kehanette bulunmuş, bugün “imtiyazlı hastaneler” olarak tüm şehirlerimizi kuşatan, otoyol ve otobanların üzerinde hamburgerci dükkânları gibi sıralanan hastanelerin ilk örneklerinden yola çıkarak “Bunlar pıtrak gibi çoğalacaklar” demişti. Medyametre’nin temel ilkesi, yazılı basın ve görsel medyaya yansıyan haberleri rakamlarla destekleyerek seyirciye aktarmaktı. Şöyle ki, bir hafta boyunca en çok gündemde kalan olay, kişi, kurum, kuruluş, sanat etkinlikleri istatiksel olarak sıralanacak, bunların içinde gündemi en çok meşgul eden konu bir konukla enine boyuna konuşulacaktı! Fakat bu haberleri kim toplayacak, kim sıralayacaktı? Ben tek başıma hem yapımcı hem editör hem sunucuydum. Başka bir yardımcım olmadığı gibi, aynı alanı kullanan bir programın çekimi bittikten sonra stüdyoyu yeniden düzenlemek için bazen eksik elemanın yerine bendeniz yardımcılık yapıyor, kan ter içinde kaldığımdan dolay pudralı suratımda ter yol yapıyor, makyöz hanımdan malzeme sıkıntısı had safhada olduğu için ciddi biçimde azar işitiyordum. Medyametre istediğim standartta bir yetkinlik gösteremedi. Çünkü kendi imkanlarımla topladığım “en çok konuşulan/en önemli konu” sıralaması çok kişisel kaldığı gibi öne çıkarttığım konularda her istediğim konuğu tüm nazik davetlerime rağmen stüdyoya alamıyordum. Kanalın adını söylediğimde önce TRT’nin kanalına program yaptığımı sananların öyle olmadığını anlar anlamaz işleri çıkıyordu! Yıllar içinde çok profesyonel işleyen bir başka televizyonda da programlar yaparken, amatör televizyonculuk dönemimdeki medyametre mantığını bana teslim edilen yeni programda uygulamak istedim. Kurumun çalıştığı medya takip hizmeti veren bir kurumla mail yolu ile iletişime geçtim. Tam olarak istediklerimi anlattım. Uzun zaman sonra olumsuz cevap geldi. Daha sonra bir başka ajanstan da mail yoluyla aynı işi istedim. Oradan da sadece kupür hizmeti verdikleri haberi geldi. Ben bazı nedenlerden dolayı televizyon işini bırakıp yoluma yazılı basında devam ettiğim sırada bir gün bir mail aldım. “Coşkun Bey, haftanın enleri konusundaki medya ölçüm hizmetlerini rakip bir ajans bizden kopyalayarak üretiyor. Onları mahkemeye verdik. Bizim lehimize şahitlik yapar mısınız?” şeklinde bir itiraf ve yardım mailiydi bu. Çok şaşırmıştım. Benim mail yoluyla onlara teklif ettiğim her şeyi yapmaya başlamışlar, “Bu fikir benimdi sen benden çaldın” davasına düşürmüşler ve beni şahit göstermek istiyorlardı! Cidden öfkelenmiştim! Sert bir “Hayır!” maili çektiğimi hatırlıyorum. Bu güden baktığımda davaya müdahil olarak fikrime sahip çıkmadığım için nasıl büyük bir hata yaptığımı çok acı bir biçimde idrak ediyorum! Televizyonculuğu bıraktıktan, ajansların fikrimi mahkemelik etmesinde sonra bendeniz “medyametre” adını sonuna gmail.com ekleyerek önce eposta hesabı olarak kullandım. Daha sonra www.medyametre.com.tr alan adını aldım. Daha da sonra bu adı bir marka yapmaya karar verdim ve “marka tescil” başvurusunda bulundum. Hayretle gördüm ki, devletin yayıncılık denetimi yapan bir kurumu bu adla bir marka tescili yaptırmış. Ancak neyse ki bendenizin alanını tescil ettirmedikleri için 2000’li yıllardan beri kullandığım “medyametre” markamın kurtarmış oldum. 2026/031466 numaralı başvuruyla 38 kodlu hizmetlerim şöyle tanımlanıyor: “Radyo ve televizyon yayın hizmetleri. Haberleşme hizmetleri; telefon, bilgisayar ve diğer yöntemlerle haberleşme ve buna olanak sağlama hizmetleri; bilgisayar, mobil telefon, akıllı giyilebilir cihazlar yardımıyla görsel ve işitsel mesajların, resimlerin, videoların iletimi hizmetleri, global bilgisayar ağına kullanıcı giriş zamanının kiralanması hizmetleri, internet servisi sağlama hizmetleri, iletişim cihazlarının kiralanması hizmetleri. Haber ajansı hizmetleri.” Benim bütün bu hizmet kalemleri içinde en çok hoşuma gideni elbette hemen tahmin etmişsinizdir ki, “Haberleşme hizmetleri ve Haber ajansı hizmetleri” oldu. Ancak artık fikir hırsızı kurumlar ile değil yapay zekâ ile ortaklık çalışarak yepyeni bir “medyametre yayıncılığı” yapmayı umuyorum. Tabii öncelikle destekçi arayışında olduğumu duyanların duymayanlara bildirmesi gerekiyor!

9 Ağustos 2026 Pazar

Yapıtı aydınlar ve sosyal bulanıklık

Araştırmacı Sinan Çuluk’un Facebook sayfasındaki bir paylaşımında, gelmiş geçmiş bütün zamanlarda insanoğlunun hallerini anlatan eski bir metnin fotoğrafını ve bugünkü alfabeye çevrilmiş halini gördüm. Beş bin yıl önceki Sümer tabletlerinden günümüze bilgi, bilim, bilgisizlik, bilmezlik, bilmediğini bilmezlik gibi insan halleri hep anlatılageldiğini hepimiz biliriz. Hatta bazı tabletlerde tıpkı nenelerimiz gibi yeni nesilden yakınıldığını, saygının sevginin kalmadığı şikayetinin vurgulandığı dahi yazılıdır, derler. Belki beş belki on beş bin yıldan beri insanlığın değişmez dört hali ise Sinan Çuluk’un paylaşımına göre şöyle: “Ortalığı cahil bir zümre kapladı. Nereye adım atsan karşına çıkıyorlar. Kanaatime göre en tehlikeli sosyal topluluk bunlardan oluşuyor. Mirza Sabir'in o meşhur şiirindeki üslubuyla ben bunlardan "çok korkirem". Eskiler de bu tiplerden korkarlar, çekinirlerdi. Çelebi, halim, selim zatlar kendilerine göre bir halk tasnifi yaptıklarında cahilden "hazer edilmesi" yani korkulması, çekinilmesi gerektiğini tavsiye ediyorlar. Cahille uğraşmaya gelmez, moral bozmaya değmez. Eski bir yazmadan alıntı: Hikmet: Bazı hükemâ eyitti. Halk dört türlüdür. Bir türlüsü budur ki bilir ve bildiğini dahi bilir. O âlimdir, ona tabi olun. Biri dahi bilir amma bilir idüğini bilmez. O nâstır, onu zikr eyleyin. Bir kimse dahi odur ki bilmez amma bilmediğini bilir. Onu irşad eyleyin, irşada taliptir. Ve bir kimse dahi vardır ki bilmez, bilmediğini dahi bilmez. O cahildir, ondan hazer eyleyin [sakının, çekinin, korkun].” Metinden de anlıyoruz ki, toplumların başına büyük dert açan asıl bela cahillerdir ve cahillik ise “bilmediğini bilmeyendir.” Günümüz dünyasında bilgi alınıp satılır bir mala dönüştürüldüğü için de bilgi sahibi olmanın büyük sorumluluk getirdiği gerçeği de yalana dönüştürülmüştür. Günümüz bilgi aktarma teknolojilerinin doğru kullanılmadığı konusunda aynı düşüncede olmayan yok. Eğitim sistemlerinin de bilgi teknolojileri kadar mekanik ve ulusal kültür idrakinden mahrum olduğu gerçeği çok ciddi bir zaaftır. Bilhassa yüksek düzeyde eğitim veren ve toplumu yönlendirecek alanlarda çalışacak insanları yetiştiren bu öğretim kurumları, ulusal kültürden tamamen uzak, yapay zekâ düzeyinde mekanik eğiticiler olarak etkinlik göstermektedirler. Çoğunluğu İngilizce eğitim veren bu kurumlardan mezun olan öğrenciler birer bilgi küpüne dönüştürülmüş olarak milletin başına bela edilmektedirler. Çünkü bunlar beyinlerine doldurulan bilgi “ulusal tarih, gelenek görenek, sosyal gelişme” vb. gibi toplumun derinden akan irfan ırmağından koparılmış kişilerdir. Dünyayı ve insanları bildiklerini sana bu cahiller milletini bilmeyen birer “yapıntı aydın” olarak etrafımızı kuşatmıştır. Dini bilmeyen dinci, milletine yabancılaşmış milliyetçi, halklını tanımayan halkçı tipi işte bu cahilleştirmenin ürünüdür. Yapıntı aydının oluşumu ana dilin ikinci plana itilmesi, ulusal kültür ve tarih bilgisinden uzaklaşma ve böylece “öteki kaynakları” eleştirel süzgeçten geçirmeden benimseme şeklinde ilerler ki, bu hastalığın son noktası öz toplumu ile iletişim kurma isteğini kaybetmektir. İşte o korkunç cahillik burada başlar: toplumunu (kendini) bilmemek ama bunun farkında olmamak! Aslında bu yapıntı aydınlar, Türkiye’de bütün toplum kesimlerini etkileyerek “bilmediğini bilmemek” halini geleceğimiz sarsacak kadar derinleştirmişlerdir. Dinden milliyete, ahlaktan etik değerlere, mutfak kültüründen giyim kuşama ve hayatın hemen her bir kültür halinde yaşanan anlaşmazlıkların temel sebebi “bilmediğini bilmemekten” kaynaklanmaktadır. Rahmetli Cemil Meriç’in 1970’li yıllarda kullandığı deyimle söylersek toplumsal bir “anomi” içindeyiz. Emil Dukheim’den alınan anomi kavramını açacak olursak, toplumun ortak değer ve normları zayıflamış, istikametsiz ve kuralsızlık nedeniyle insanların neye inanacağını ve nasıl davranacağını bilemez hale gelmiş, ahlaki rehberlik kaybolmuştur. Yapıntı aydınların geleneksel değerleri bozarak yapıntı değerler üretmeleri sonucunda insanımızda oluşan ahlaki, zihni, kültürel yani “sosyal bulanıklık” halinin sona erebilmesi için ise öncelikle kopyalanan çağdaş kavramların tam özümsenmesi, büyük ölçüde çözülmüş görünen geleneksel değerlerin güncellenerek topluma mal edilmesi, hangi değerler sistemine göre yaşayacaklarını bilemez hâle getirilmiş insanlara, din bilmeyen dincilerin, milletine yabancılaşmış milliyetçilerin, halklını tanımayan halkçıların temsil edemeyeceği kadar üstün bir değerler sitem sunmak gerekmektedir. Eğitim kurumlarını farklı, ailenin farklı ve medyanın daha başka değerler üretmesini önüne geçecek bir ulusal kültür planı sunacak politikaya ihtiyacımız olduğu şarttır!

2 Ağustos 2026 Pazar

Dünya yangın yeri ama Örümcek Adam New York’u bir kere daha kurtardı!

Hollywood’un “karton kahramanları” dünya genç sinema seyircisini esir aldıktan sonra sinema sanatına olan saygının ciddi biçimde darbe aldığını düşünen klasik sinemaseverlerdenim. Çok uzun zamandır, Örümcek Adam (Marvel) ile Batman (DC Comics) arasında pinpon topuna çevrildiğimizi düşünüyorum. Biz sinema seyircilerini içi boş plastik birer topa dönüştürüp pinpon masasında oyun çeviren bu iki tip için fark ettiyseniz, “karton kahraman” dedim. Çizgi romandan uyarlanmış bu tipleri sadece çizgi roman karakterlerini ifade etmek için değil içi boş, yapay, şişirilmiş, dayanıksız ve sahte kahramanlık imgeleriyle bezeli oldukları için kullandım. Tıpkı Amerika’nın görünürdeki söyleminin demokrasi, ilerleme, insan hakları ve gelişme olup aslında bütün bu kavramların kendi faydasına olmaması halinde kavramlar yerine kıyıcı silahlarla konuşmaya başlaması gibi, her bir “karton kahramanın” zaman içinde birer “soft power” bir silaha dönüştüğünü düşünüp yazmışlığım vardır. Adını ilk defa duyduğum Destin Daniel Cretton’un yönettiği “Örümcek Adam: Yepyeni Bir Gün (Spider-Man: Brand New Day, 2026)” açıkça söylemem gerekirse, bütün yerleşmiş fikirlerime rağmen benden dahi olumlu birkaç puan aldı. Aslında bütün Marvel safsataları gibi örümcek serisinin cacığa dönmüş öykülerinden sağlam bir hikâye çıkaran senaristle Chris McKenna ve Erik Sommers’a buradan el sallıyorum: Yapılan tüm Örümcek Adam filmlerinin hikayesini aynı kaba koyduğunuzda toplamı itibariyle, hıyar, Yunan yoğurdu, kedi nanesi, Çin tuzu ve musluk suyundan yapılmış bir Amerikan cacığına dönüşmüş o bulamaçtan eli yüzü düzgün bir öykü çıkarttıkları için. Örümcek Adam'ın senaryosunu özellikle değişim ve dönüşüm, çaresiz insanlara yardım etme, kimsesizlik, karşılıksız ya da kırık bir aşk acısı bağlamlarında değerlendirdiğimde pek çok ödünçlemeler aldığını söylemeliyim. Burada benzerlikleri yazdığımda filmi seyretmemiş izleyicilere “sürpriz bozanlık” etmiş olacağımdan susuyorum. 20. Yüzyılın son çeyreğinden günümüze Spider-Man filmlerinin benzeşen ve çelişen yönlerini araştırdım: Tüm hikâyelerdeki değişmeyen izlek şuymuş. “Sıradan genç> Olağanüstü güç> Gücün bedeli> Sevgi ve kaybediş> Sorumluluk> Kahramanlık> Fedakârlık.” Bugüne kadarki her bir filmde Peter’in değişmeyen sorusu da şöyleymiş: “Ben normal bir hayat mı yaşayacağım, yoksa başkalarını kurtarmak için kendi mutluluğumdan vaz mı geçeceğim?” Bu yol haritasına göre, önceki filmlerde Tobey Maguire’in Örümcek Adam’ı “Kahraman olmak zorundayım!”, Andrew Garfield’ınki “Kahraman olmak sevdiğimi kaybetmeme neden oldu.” ve Tom Holland’ınki ise “Kahraman olmak için sevdiğim herkesi kaybetmeyi göze almalıyım.” ana fikri etrafında örülü öykülermiş! Anlaşıldığı kadarı ile yönetmen Destin Daniel Cretton’ın Örümcek Adam’ı, sert ve sersemleten çelişkilerden kurtulmaya çalışıyor. Örümcek ile Peter arasında sürekli Peter aleyhine bozulan dengenin yeniden kurulup kurulamayacağı etrafında şekillenen bu hikâye evet her iki senaristin çabasıyla fazla rahatsızlık hissetmeden izlenebilecek hale gelmiş ki, Peter artık “Peter kalmak” için Örümceği sınırlayacak bir teknoloji bile geliştiriyor. Buraya kadar çok beşerî bir izlekte yürüdük ama filmin hikayesinde bize, bilimi ile mucizeyi birbirine tokuşturarak anlatılan başka bir konu var (konu içinde konu!). Açıkça değil örtülü biçimde hissettirilen o hikâye ise Peter tarafından değil, Jean Grey (Sadie Sink) adlı bir “tele pat” üzerinden aktarılıyor. Peter, örümcek genlerinin tüm benliğini ele geçirerek gittikçe güçlenmesini durdurmaya çalışırken Jean Grey, doğuştan var olan özelliği ile bambaşka bir etki alanı yaratabiliyor. Filmin ilginç bir biçimde çelişkili yanını oluşturan ve final aksiyonunu doruğa çıkartan Jean Grey ve telepati yeteneğinin neden bu kadar abartılarak kullanıldığını ise anlayabilmiş değilim. Muhtemelen hıyar, Yunan yoğurdu, kedi nanesi, Çin tuzu ve musluk suyundan yapılmış bu Amerikan cacığına yeni bir çeşni katmak için yapmış olmalılar. Örümcek Adam Peter Parker’ın tüm acınası iç mücadelesine rağmen New York halkının telef edilmek istenmesine ramak kalmışken kendini yırtarcasına karşı koyup şehri selamete eriştirmesine sevinemeden aklıma nedense Filistin’deki kasabalar, köyler, yerleşim yerlerinde birer birer öldürülen Filistinliler geliverdi. Çin’in Doğu Türkistan’da Uygurları buharlaştırmak için organize ettiği şeytani asimilasyon uygulamaları göğsüme sancı gibi saplandı. Yani demem o ki, artık ne sinemadan ne tiyatrodan ne de başka bir sanat etkinliğinden sağaltıcı bir düşünce içselleştiremiyoruz! Sinema sanatı adeta “korkunç geçek ile Hollywood arasında pinpon maçı” cümlesiyle tanımlanabilecek kadar absürt bir sanata dönüştürüldü! Dünya yanarken sırtınızı yangına çevirip perdede Çıfıt çarşısı temsilleri seyrettiğiniz bir sanata!

26 Temmuz 2026 Pazar

Antik Yunan, yoğurt, cacık, kahve, musakka veya British Museum

Nolan, The Odyssey ile Homerosçu ezberi bozuyor başlıklı geçen haftaki yazımı okuyan bir okuyucu, fikirlerimi analiz edip, analizini de bana bildirme lütfunda bulundu. Sözlerine şöyle başlıyor: “Sayın Çokyiğit, metninizi bir film eleştirisi olarak değil, aynı zamanda tarihsel, mitolojik bir tez olarak değerlendirdim. Genel kanaatim şu: Metnin en güçlü tarafı, Nolan'ın ‘The Odyssey’ filmini basit bir ‘Homeros uyarlaması’ olarak değil, savaşın ahlaki bedeli, suçluluk, travma ve kahramanlık kavramlarının yeniden sorgulanması olarak okuması. Ancak metin, bu güçlü fikri savunurken Homeros'a, Antik Yunan'a ve filmdeki bazı olaylara ilişkin ciddi tarihsel ve metinsel hatalar yapıyor. Ayrıca bazı yerlerde yorum ile olguyu birbirine karıştırıyor ve hakaret içeren ifadeler objektifliğini zedeliyor. Metninizin en başarılı ve ‘keşif’ niteliğindeki tarafı ‘Nolan, Homerosçu ezberi bozuyor’ tezi. Bu, bence yazının en ilginç ve geliştirilmeye en değer fikri. Çünkü siz Nolan'ın yaptığı şeyi yalnızca ‘Odysseia'yı filme çekmek olarak görmüyorsunuz. Şunu söylüyorsunuz: Nolan, Odysseus'u yalnızca eve dönmeye çalışan bir kahraman olarak değil, eve döndüğünde kendi geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan bir insan olarak ele alıyor. Dolayısıyla sizin şu cümleniz: Odysseus artık kendisinin bir kahraman değil, ölümlere, felaketlere, acılara sebep olmuş bir suçlu olduğunu idrak ediyor. Bir film yorumu olarak çok güçlü ama burada küçük bir düzeltme gerekir: Odysseus'u doğrudan suçlu ilan etmek, Nolan'ın yorumunu sizin yorumunuzla özdeşleştirmek olur. En önemli yanılgınız ise Homerosçu ezber ifadeniz ki bu ne demek? Burada metninizin temel kavramsal problemi var. Siz ‘Homerosçu ezber’ diyerek sanki Homeros'un Odysseus'u tek boyutlu biçimde kahramanlaştırdığını ileri sürüyorsunuz.” Buraya kadar keyifle okuduğum yazıdan birden buz gibi soğudum. Çünkü ben “Homerosçu ezber” ifadesiyle, Homeros’un neler söylediğini değil Homeros’un şiirlerinden yola çıkarak onu roman, hikâye, sinema ve tiyatroya uyarlayanların antik Yunan hakkındaki ahmakça putlaştırma iştahlarını kast ettim. Nolan’ın, artık bir ezbere dönüşmüş ve Homeros’u da mezarında ters döndüren ahmakça algıya kapılmadığını söyledim. Nolan’ın Homeros’un anlattıklarından yola çıkarak Odysseus'u, karanlık yönleri olan bir karaktere dönüştürmesinin altını çizdim. Yönetmenin onu kurnaz, kibirli, desiseci bir kahramanlar kahramanı haline getirmemesini vurguladım: Odysseus kahramanlar kahramanı bir karakter değil, Homeros'un zaten çelişkili ve kurnaz bir karakter olarak anlattığı Odysseus'u, modern savaş travma ve suçluluk perspektifinden yola çıkarak daha belirgin bir anti-kahramanlık çizgisine taşımasının sinemada bir ilk olduğunu vurguladım. Eleştirimin eleştirmeni arkadaş bir de şöyle yazmış: “Neredeyse üç bin yıl önce yaşanan vahşi katliam ifadenizde önemli bir sorun var. Çünkü Truva Savaşı’nın tarihsel olarak gerçekten yaşandığı kesin değildir. Homeros'un anlattığı savaşın, karakterlerin ve olayların tarihsel gerçekliği konusunda kesinlik yoktur.” Bu cümleden anlaşılıyor ki bu arkadaş, Nolan’ın filminin gerçeklikten, tarihten, zamandan ve esinlendiği eserden bağımsız ayrı bir gerçekliği, tarihsiliği, zamanı ve yepyeni bir eser olduğunu kavrayamıyor. Yazım boyunca Homeros’un şiirini değil Nolan’ın filmini yani görsel işitsel anlatısını esas aldığımı da anlayamıyor. Yazımda Odysseus Destanı ile Odyssey filmi arasında benzerlikler ve farkları hiç tartışmadığım halde. Bence bu anlamda yazımı bir kere daha okumasında fayda var. Okuyucu eleştirmen, ‘Poseidon'un dev piçi Polyphemos’ ifademe çok bozulmuş ve edebî bulmamış! Ben film eleştirilerinin bir edebiyat türü olmadığını düşünenlerden olduğum gibi, piçe piç, enseste ensest derim. Zeus’un eşlerinin kimler olduğuna bakalım: Titan Soyundan Akrabaları (Teyzeleri/Hataları ve Kuzenleri): Metis (Kuzeni): Zeus'un ilk karısıdır. Akıl tanrıçasıdır. Themis (Teyzesi): Adalet tanrıçasıdır. Mnemosyne (Teyzesi): Hafıza tanrıçasıdır. Öz Kız Kardeşleri: Hera: Zeus'un resmi eşidir. Demeter: Tarım ve bereket tanrıçasıdır. Okurum ve eleştiricim, ‘sayıları onu aşan Yunan tanrılarından Poseidon’ ifademi de ‘gereksiz ve biraz tuhaf’ bulduğu gibi ‘Antik Yunanlıların hurafeci dini’ cümlemi de indirgemeci bulmuş. Antik Yunan, "hurafeler toplamı" olarak tanımlanamazmış. ‘Kendi içinde son derece karmaşık bir kozmoloji, ritüel sistemi, ahlak anlayışı ve toplumsal yapısı varmış!’ Eleştirmen okuyucum sonunda insafa gelerek şunları yazıyor: ‘Homeros'un hikâyesini kullanarak modern zamanda savaş, travma ve insan doğasına ait soruları kendi görsel işitsel modern anlatısına katmıştır’ cümleniz bence yazınızın en sağlam sonuç cümlesi. Hatta bu yazınızın ana tezi olmalı!’ Teşekkürler arkadaş, ciddi biçimde anlamaya, anlamlandırmaya zaman ayırmışsınız ama Türkçemizde bir söz var: Sözün tamamı aptala söylenir! Bu cümleden olarak; Antik Yunan kültür ve medeniyetinin Eski Mısır medeniyetini kendine mal ettiği gerçeğini asla unutmayalım çünkü Antik Yunan halkı bugünkülerden daha akıllı ve zeki olduğu için “Yoğurt, cacık, kahve, musakka, dolma (…) bizimdir” demek yerine Mısır’ın bilim, sanat ve karmaşık dinini temellük ederek tarihe medeni hırsızlar olarak girebilme ferasetini göstermişlerdir. British Museum bu bağlamda güzel bir örnektir. Yunan Medeniyeti envanteri de aynı metodun mahsulüdür.