22 Şubat 2026 Pazar

Chopin’in Yüreği!

Adı geçtiğinde çoğu insanın “Ha şu Cenaze Marşı’nın bestekârı…” diyerek tanıdığını sandığı ama Çarlık Rus ordusunun ezip geçtiği memleketi Polonya’nın hasretiyle yaşayıp ölen… Paris’in kirli, vebalı, kireçli caddeleri boyunca sıralanan, frengi ve verem üreten sefih konaklarda icra ettiği müzik karşılığında sömürgeciliğin öncü kodamanlarından aldığı bahşişlerle yaşamak zorunda kalan… Öldükten sonra kalbinin cesedinden çıkarılarak Polonya’ya götürülmesini isteyecek kadar vatansever bu büyük bestekârı aslında pek tanımadığımızı bazen bir film izledikten sonra idrak etmeye başlarız. Tabii bir müzik dehasını sadece müziğine veya müzik sanatına göre tanımak, anlamak ve değerlendirmek başka onu bütün hayatı, geçmişi, geleceği, hâli ve duyguları ile anlamaya çalışmak daha başka bir şeydir. Sinema sanatının görsel işitsel illüzyonuna maruz kalıp tanımaya başlamak da daha başkadır ki, işte ben o illüzyona maruz kaldım! Başlayıp bittiği âna kadar bir dakika bile beyaz perdeden gözümü ayıramadığım bu harika filmin adı tahmin ettiğiniz gibi “Chopin”. Yönetmen Michal Kwiecinski’in Bartosz Janiszewski’in senaryosundan peliküle aktardığı “Chopin, Chopin!” (2025) sözü edilmekten çok seyredilmeyi hak eden harika filmlerden. Hatta geçen hafta olumsuz yönlerini öne çıkararak eleştirdiğim Hamnet filmiyle tür olarak benzerlikleri de var. Chopin, Hamnet’e göre daha sade ve dürüst bir film. Hamnet’in gizliden gizliye taşıdığı “Ben çok iyi bir filmim” kasılmalarından hiçbiri onda yok! Öyle bir kasılma yerine dönemin Paris şehrini yansıtışındaki, “Dark Bohemian” tercih tek kelimeyle büyülüyor. Bugüne kadar sinema yoluyla maruz kaldığım en etkileyici dönem sahnelemelerinden biri hatta birincisi Chopin filmindeki atmosferdir. Kasvetli, kederli, dağınık, dramatik ve elbette hastalıklı veya var olan hastalığı besleyen, büyüten mekânlar, anlatıyı o kadar derinden destekliyor ki, kelimelerle ifade etmek mümkün değil. Belki şunlar söylenebilir: Nota kâğıtlarının sonbahar yaprakları gibi sağa sola savruluşu, vazolarda artık birer iskelete dönmüş kurumuş çiçekler, eğir büğrü mumluklarda urlaşmış mumlar, kirli kadehler, ışığı emen ağır kadife perdeler, koyu renkli kasavet yayan eşyalar… Ve genel olarak mum ışığında görebildiğimiz ince uzun bir yüz, veremden ve sefihlikten kararmış iki göz çukuru… Sinema filmi olarak Chopin filmiyle ilgili daha fazla teknik ve sanatsal analiz yazılabilir ama beni filmin sanatsal yanı kadar etkileyen şey (Belki de bu kaliteli sanatsal anlatım sayesinde) piyanistin vatan hasreti oldu. Chopin’i dolunayda başını gökyüzüne dikip uluyan bir kurt kadar yalnız, acılı ve çaresiz buldum. Özellikle cesedinin Paris’te kalmasına razı olup kalbinin sökülerek ülkesine götürülmesini istemesi vatan hasretini dindireceğini umması çok dramatikti. Vatan hasretiyle ölmek Rus işgaliyle bitkisel hayata giren Polonya’nın vatan hasreti çekerek ölen büyük sanatçısı Chopin’in talihsizliklerini düşünürken Rus emperyalizminin mahvettiği bir başka vatan Kırım’a hasret içinde ölen Türk romancı Cengiz Dağcı’yı hatırladım. Rusların Almanlarla olan ve sonuna doğru iyice kirli bir hâl alan savaşta (Katin Katliamı vs.) ülkesi Kırım’ı ilhak eden Rus ordusunda zorunlu olarak askerlik yaptırılan Cengiz Dağcı bir daha dönemediği vatanına hasret çekerek hayata veda etmişti. Londra’daki sürgün yıllarında bir zamanlar Puşkin’e dahi ilham veren “Ak Toprakları” romanlarında anlattı. Onun dili sadece üslupkâr bir edebi lisan değil, kaybedilmiş bir vatan ve dört bir yana sürülmüş Kırımlıların hafızasıydı. 22 Eylül 2011’de hayata gözlerini yumduğunda son dileği “vatan toprağına defnedilmek” arzusu önce gerçekleşmedi. Hasret acısının nabzı belki hala vuran naçiz bedeni Aralık 2011’de Akmescit civarındaki Kızıltaş’ta ak topraklara kavuştu. Dağcı, en azından Chopin gibi bedeni başka yerde kalbi kendi ülkesinde gömülme talihsizliğine uğramadı. Yıllar boyunca hasret çektiği ülkesinde ebediyen uyuma bahtiyarlığına erişti.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder