Oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Oscar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2017 Çarşamba

Bodrum Türk Filmleri Haftası “Franchise Festivallere” karşı!

Cenk Sezgin ve konukları (Ftgrf: Ufuk Cebeci)
Türkiye’nin Oscar aday adayı Ayla filminin, adeta “Dünya Prömiyerinin” yapıldığı Bodrum Türk Filmleri Haftası yedinci defa yapıldı. Üçüncüsüne de davet edildiğim bu özel sinema etkinliğini, geçen yıllar içinde kendini aşarak daha yükselmiş buldum. Bodrum Türk Filmleri Film Haftası’nın ardında sinemacı bir ailenin durduğunu yavaş yavaş herkes duyup öğrenmeye başladı: Sezgin ailesi. Cenk Sezgin, Ayşegül Sezgin ve Gülce Sezgin…

Cenk Sezgin, Türk Sinemacılığı için sessiz sedasız çalışan bir “emekçi”. Bodrum Türk Filmleri Haftası için yedi yıldan beri ailesinin desteğini de alarak, maddi ve manevi gücünü esirgemeden kullanıyor. Gerektiğinde bir planlamacı, bir organizatör… Gerektiğinde konuklarını bizzat karşılayarak transfer eden mütevazı bir ev sahibi… Gerektiği için sinema salonlarının tekelde toplanmasına karşı duran bir direnişçi olarak duruş sergiliyor.

Bundan dört yıl önce 3. Bodrum Türk Filmleri Haftası’na davet edildiğimde tanışmıştık. “Cenk Sezgin” diye takdim edildiğinde aklıma ister istemez tok sesi ile söylediği türküleri dinleyerek büyüdüğümüz Ahmet Sezgin gelmişti. Oğlu muydu? Sordum ve evet, oğluydu. Benim için mutlu bir andı çünkü çocukluğumda radyodan türkü dinleyerek büyüdüm ve Ahmet Sezgin’in türkü zevkimi yapan sanatçılar arasında apayrı bir yeri vardı! Ne miydi o türküler: Gele gele geldim anam bu kara taşa, Bir Of Çeksem Karşıki Dağlar Yıkılır, Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme, Turnam Yükseklerden Uçar, Pencereden Kar Geliyor, Niye Çattın Kaşlarını, Kara Bahtım Kör Talihim, hele de “Kahverengi Gözlerin”!

12 Ocak 2015 Pazartesi

Leviathan (Leviafan) Oscar alabilir mi?

Oscar adayı Leviathan, Cannes’da kazandığı En İyi Senaryo ödülünden sonra Golden Globe’da (Altın Küre) En İyi Yabancı Film olarak tescil edildi. Birçok ulusal festivalde gösterilen Leviathan, Oscar adaylığı ve Altın Küre ödülünü kazanmasıyla birlikte sinemaseverlerin radarına yeniden girdi. Bu cuma (16 Ocak 2015) gösterime girecek Leviathan, temel ikonografik tercihiyle, Rus sinemasından çok “modern sinema”ya eklemleniyor. 

Batı Avrupa ve Hollywood sinemasının hemen her senaryoda başvurduğu yazılı (Tevrat ve İncil, mitoloji ve destanlar, modern öncesi edebiyat ve felsefe) ve görsel (Rönesans sanatı özellikle resmi) ikonografik tercihini, adı ilk defa Tevrat’ta geçen bir yaratıktan yana kullanıyor. Böylece, Batı Avrupalı sinemacılar ile fildişi kulelerinde oturup ödüller dağıtan Akademi üyelerine yabancı gelmeyen (belki Doğulu olmayan demeliydim) bir dil kullanıyor. Devlet, birey, sivil toplum, sivil itaatsizlik, ekonomi, aşk, ihanet, entrika, din ve din tüccarlığı gibi Avrupa ve Amerikalı yönetmenlerin neredeyse 100 yıldır pişirip servis ettiği öykü mönüsü, Rus sosu ve vodka eşliğinde yeniden sunuyor. Sözün özü film, sosu dışında, yeni-farklı-bilinmeyen-taze icat edilmiş değil!

Filmin öyküsünün özünü teşkil eden metaforun (Leviathan) tarihi köklerine bakarak başlayalım: Tevrat’ta Eyüp kitabında, İsraillilerin Tanrıs'ı Eyüp ile konuşur ve ona Leviathan’ı tarif eder. Bu tarifte Leviathan karşısında ferdin (burada Tanrılık taslayan Firavun’un) güçsüzlüğü keskin biçimde vurgulanır. Leviathan’ı olta ile çekebilir misin? / Burnuna ip takabilir misin? / Çengelle çenesini delebilir misin? / Sana yalvarır mı? / Sana tatlı söz söyler mi? / Kölen olmak üzere seninle anlaşır mı? / Kuşla oynar gibi onunla oynar mısın? / Onu kızların için bağlar mısın? / Balıkçılar onu satın alırlar mı? / Tüccarlar arasında onu pay ederler mi? / Derisini kancalarla doldurabilir misin?

Tevrat yorumcularınca, Leviathan’ın Mısır Mitolojisi’ndeki Tanrı Horus’un düşmanı olan timsahla özdeşleştirildiği ve Leviathan’ın, İbranilerin düşmanı olan Firavunu yenen gücün mecazı olarak kullanıldığı varsayılır.

Leviathan, Tevrat’ın bir başka yerinde, İşaya kitabında da anlatılır: O gün Rab, Leviathan’ı, tez kaçan o yılanı ve Leviatan’ı, dolambaç giden o yılanı, çetin ve iri ve zorlu kılıcı ile yollayacak ve denizde olan canavarı öldürecek... Yahudi din bilginleri, İşaya’nın söylediği bu sözleri, şöyle yorumlar: Leviathan, İsrail’in adı belirtilmeyen tarihi/politik düşmanlarını ifade etmek üzere metafor olarak kullanılmıştır.

Leviathan, T. Hobbes’in Devlet karşısındaki bireyin hakları üzerine yazdığı eserinin de adıdır. Kitapta, görevlerini kötüye kullanan devlet canavarlaşacağı yani Leviathan’a dönüşeceği göndermesi vardır. Bu bağlamda Thomas Hobbes, hükümeti vatandaş münasebetini şu prensibe bağlar: "Halkın iyiliği yüce kanundur. Devlet, idare edenler için icat edilmemiştir, vatandaş içindir."

Metaforu kullanan edebi örnekler, pek iyi bilindiği gibi uzatılabilir. Nazi-Komünist devletler ya da diğer bütün kötü yöneten devletler şu veya bu sanat eserinde, romanda, hikâyede, filmde Leviathan metaforu ile anlatılmıştır. Dolayısıyla ceberut devleti ima eden canavar mecazı artık çok bilinen, çok kullanılan, hiçbir sürprizi, düşünce ufkumuza yeni bir katkısı olmayan bir metafordur. Hani derler ya, kötü senaryodaki karakterler, karakter değil, “stereotip”tir diye… Leviathan tam da bu anlamda, bir sanat eserinde kullanılacak metafor olmamalıdır. Çünkü artık stereotipleşmiştir. Biricikliğini, sürprizini vs. kaybetmiştir.

Yönetmen Andrey Zvyagintsev, Dönüş (Vozvrashchenie - (2003) filminde, “içinde babanın kımıltısız bedeni olan sandık” paradoksuyla seyircisini çok uzun zaman meşgul edebilmişken, son filminde böylesine eskitilmiş, artık siyasal bilgiler fakültelerinde okutulmaktan dolayı gündelik bir ders materyali (sanatın tercih edeceği bakir bir şey değil) ve giderek cafe ve kantin muhabbeti örneklemesine dönüşmüş mecazı neden kullanmış? Sorunun cevabı yukarıda bir parça verilmişti. Andrey Zvyagintsev, tıpkı bizim ödül avcısı kimi yönetmenlerimizin düştüğü tuzağa düşmüş görünüyor (veya ben öyle sanıyorum!).

Batı Avrupa sineması (modern sinema) ve bu sinemayı gişe sinemasına dönüştüren Hollywood aynı özden besleniyor, aynı türküyü söylüyorlar: Hümanist kültürü kendi medeniyetleri lehine sürekli yeniden üretmek ve böylece sürdürülebilir kılmak. Oysa cümle âlemin bildiği gibi artık ne Batı kültürü ve sineması, ne de Hollywood sineması bunu yapabiliyor. Bu yüzden Postmodern bir edebiyat/sanat doğdu. Sanatta Batı’nın kibri yıkılıp gitmek üzereyken, Rus devletinin devasa kibrini, bu eskitilmiş ikonografiyle ve hiçbir yenilik katmadan anlatmaya çalışması yüzünden Andrey Zvyagintsev, beni samimiyetine inandırmış görünmüyor! Oysa sanatın en önemli dayanağı samimiyet ve bunun izleyiciye hissettirilmesi, değil midir?

Filmin samimi tarafları ise uçsuz bucaksız bir buz çölünü andıran kasvetli coğrafyada donmak üzereymiş gibi yaşayan mat karakterler… Merkez ve taşradaki Rus insanının (örnek Belediye Başkanı Vadim Cheleviat - Roman Madyanov) ahlakındaki derin yozlaşma… Ergenlik sancıları çeken bir çocuğun (Roma= Sergey Pokhodaev) kaprisleri… Çok güvenilen bir arkadaşın (Av.Dmitriy Seleznyov=Vladimir Vdovichenkov) ihanetine uğrayan Nikolay’ın (Aleksey Serebryakov) seyirciyi kahreden çaresizliği… En sevgilinin sadakatsizliği…

Leviathan’ın unutulmaz iki sahnesinden biri, artık duvardan indirilip ambarlara atılmış Sovyet liderlerinin çerçeveli portrelerinin şişe şişe vodka tüketilen bir piknikte, silah atışı için hedef tahtası olarak kullanılması… İntihar mı ettiği yoksa cinayete mi kurban gittiği bilinemeyecek olan sadakatsiz eşin (Lilya= Elena Lyadova) deniz kenarında, pişman ve çaresiz otururken Leviathan sulietinin (filmde bir balina elbette) sudan çıkarak kendini göstermesi…

Leviathan Oscar alabilir mi? Evet alabilir. Tam da yukarıda söylediğim sebeplerden dolayı.

Leviathan (Leviafan) - Yönetmen: Andrey Zvyagintsev - Senaryo: Oleg Negin, Andrey Zvyagintsev - Görüntü yönetmeni: Mikhaïl Krichman -Oyuncular: Aleksey Serebryakov, Elena Lyadova, Roman Madianov… Tür: Dram, Ülke: Rusya 2014.





Not: Leviathan'ın dini kökenleri hakkındaki bilgi ve yorumlarda Sara Yanarocak'ın Efsanevi Yaratıklar isimli yazısından yararlanılmıştır.

ALTYAZI
İnternet'teki sahih bilgileri dahi küçümseyenler için bir de matbu kaynak vereyim: İbrani Mitleri (Tekvin-Yaratılış Kitabı) Robert Graves - Raphael Patai, Say Yayınları, 1. Baskı 2009 - Livyatan 61, 63, 64, 68, 71, 79, 80, 81, 82, 84, 85, 86, 87, 90, 91.





10 Ocak 2015 Cumartesi

George Ovashvili’nin Mısır Adası (Simindis kundzuli / Corn Island ) Oscar Adasında

İlyas Salman, Mariam Buturishvili
Doğu mistisizmine, “Bu dünyanın kâşanesi kum üzerine kuruludur” ve “Gün akşamlıdır, işte geldik, işte gidiyoruz” fikirleri hâkimdir.  
Evren’i yaradan Tanrı karşısında, varlığın mesabesi hiçtir! Hint mistiklerince doruk noktasına ulaştırılan hiçlik, Müslüman mistiklerce yeni bir yoruma tabi tutulmuş ve yumuşatılımıştır: “Şu dünyadaki varlığımız ancak O’nda fena bulduğumuzda bir anlam kazanır” denkleminde sabitlenmiştir. O’nda fena bulmak için ise bu dünyanın anlık bir seyirden ibaret olduğu bilincine ulaşıp, varlığın kum üzerine bina edilmiş bir köşk gibi sel geldiğinde (zaman akıp gittiğinde) kayıp gideceği ve hiç yokmuş gibi olacağını idrak ve kabullenmek gerekir…

George Ovashvili’nin Mısır Adası, bana göre mistik temelde acıklı bir şiir söylüyor: her ne kadar yönetmen beyanlarında mistisizmden bahsetmiyor olsa da. Bazen sanatçı, amaçlamadığı bir şeye de ulaşabilir. Söyledikleri, başka anlamlar çıkarabilecek hale gelir. Zannediyorum Ovashvili böyle bir film yapmış…   

George Ovashvili ne anlatıyor? Bakalım: Her bahar, karların erimesiyle coşan Inguri Nehri’nin sürüklediği alüvyonlar, uygun yerlerde birikerek adacıklar oluşturur. Yoksul çiftçiler bu adacıklarda mısır yetiştirir. Yaşlı bir çiftçi (İlyas Salman) salıyla bir adacığa çıkar ve “Burası benim” gibisinden bayrak diker! Adamcağız adacıkta tarım yapıp yapamayacağını anlamak için toprağı eşelerken bir sigara ağızlığı bulur. Temizler ve göğüs cebine koyar. Film boyunca 'zaman' ile ilgili endişeleri başladığında ağızlığı cebinden çıkararak elinde evirip çevirecek ve dalacaktır... Salıyla taşıdığı malzemelerle bir baraka yapar. 

“Dede bu ada kimin?” sorusuyla hikâyenin en can alıcı cümlesini bize verecek olan torunu (Mariam Buturishvili) kucağındaki bez bebeğiyle, ona yardıma gelir. Çocukluktan ergenliğe geçen bu kız, hayatı, aşkı, üremeyi, yaşam severliği, masumiyeti ve göreceli olarak “fitneyi” temsil etmektedir. Göğüsleri daha yeni yeni büyümeye başlayan torun, nehrin iki yakasında birbirlerine kurşun sıkan askerlerin dikkatini çeker. Dede silahıyla gözdağı verir ancak çatışmalarda yaralanan bir asker, gece gizlice adaya sığınır. Savaş böylece onlara da bulaşır. Dede yaralı sığınmacıyı diğerlerinden saklamak zorundadır. Üstelik o, kendilerinden olmadığı halde! Asker ile genç kız arasındaki cilveleşmeler dedenin elindeki çapayı havya kaldırıp ikisi arasında bir duvara dönüşmesiyle durulur! 

Silah sesleri, gece kontrolleri, sığınmacının diğerlerinden korunması çabası gibi olaylar filmin dinamikleşmesini ve seyircinin dikkatini uyanık tutmayı sağlasa bile anlatılmak istenen bunlar değildir. Zaman hızla geçmektedir. Mısırlar olgunlaşmak üzereyken iklim sertleşmeye yüz tutar. Sel geldiğinde elde edilen her şey, “hiç” olacaktır! korkusuyla dede ve torunu erken hasat yapar. Ancak tabiat çığırından çıkar ve sular kabarmaya başlar…

Ve yeniden mısır ekme zamanı gelir. Başka bir çiftçi suların çekilmeye başlamasıyla birlikte aynı yerde yeniden oluşan alüvyon adasına, tıpkı bir önceki yıl Dede’in çıkıp bayrağını diktiği gibi bayrak diker. Toprağın tavını kontrol ederken kızın oyuncak bebeğini bulur!

Gürcü yönetmen, Müslüman Doğu edebiyatlarının temel mecazlarından birini, bu dünyanın kum üzerine bina edildiği imgesini her yıl coşan suların durulmasıyla oluşan ve her yıl sellerle akıp giden ada metaforu ile sinemasına taşıyor. Torununun, “Bu toprak kimin” sorusu ise “Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan” kavrayışını andırıyor. Bu kavrayış, iki çiftçinin toprağı eşelerken buldukları, kendilerinden öncekilerden kalan nesnelerle destekleniyor… Böylece yönetmenin  hikâyesi, minik göndermelerle beslenen tek bir metafora dönüşüyor.

Mısır Adası'nı bu şekilde okumak mümkündür. Ama mesela ekonomi temelli bir bakış filmi hiç de böyle anlamayabilir. Mülkiyet ilişkileri, ilkel tarım toplumları gibi ideolojik kavram ve argümanlara dayanarak Mısır Adası’nın bambaşka şeyler anlattığını yazabilir: “Doğanın iradesiyle emekçinin iradesi çatışması” hakkında okumalar yapabilir.

Etnik çatışmalara dikkatini bağlayan bir başkası öyküyü o açıdan değerlendirme lüksüne sahiptir. Filmin, “Birbirinizi ne yiyorsunuz? Bu toprakların bizden önce sahipleri vardı, bizden sonra da sahipleri olacak ve buna biz karar veremeyeceğiz! Öyleyse savaşmak neden?” demek istediğini söyleyebilir. (Üstelik Madagaskar adası kadar yüz ölçümüne bile sahip olmayan bu coğrafyada Çerkes, Abaza, Nogay, Karaçay, Kabartay, Balkar, Oset, Çeçen-İnguş, Azeri, Ermeni, Terkemen,  Dağıstan vb. halkları yaşıyor.)

Mitolojik okumayı tercih eden başkası, Mısır Adası'na apayrı anlamlar yükleyebilir. Sisifos’un (Sysyphus) makûs talihinden yola çıkarak meseleyi “Varoluşçuluk”a bağlar hatta belki, “Tüm anlamsızlığına rağmen insan hayatı yenmek zorundadır” yaklaşımını ekleyebilir!

Ancak ben, yazıma esas aldığım gibi mistik yanı ağır basan bir okumanın Mısır Adası filmini en iyi biçimde anlattığı fikrindeyim…

Oyuncular üzerine birkaç söz: Yönetmeni, minnacık bir kızın (Mariam Buturishvili) olgunlaşma aşamasındaki bedenini, film bağlamında gerekmediği halde çırılçıplak gösterdiği için protesto ediyorum! 
Aynı yönetmeni, İlyas Salman gibi zor bir oyuncuyu yönetmesindeki başarısı sebebiyle kutluyorum. 

İlyas Salman, bir iki kelime dışında söz söylemediği film boyunca beden dili ve yüz ifadelerini kullanarak oyunculuğunun doruklarına ulaşıyor: canlandırdığı yaşlı çiftçi karakteri ve ona hayat veren oyuncu olarak, sinema tarihindeki üstün performanslar galerisinde yerini çoktan aldığını düşünüyorum. Sinemamızın ünlü yönetmenlerinin unuttuğu veya görmezden geldiği nevi şahsına münhasır aktörün, Türkiye adına aday olan ve ‘beyaz Türkleri’ anlatan Kış Uykusu’ndaki "konuşkan" meslektaşına rağmen, Gürcü bir yönetmen marifetiyle, sinemanın Mısır Adası 'Oscar’a çıkmasını çok ironik ve çok dokunaklı buluyorum.

KÜNYE:
Mısır Adası (Simindis kundzuli / Corn Island) - Yönetmen: George Ovashvili - Senaryo: Roelof Jan Minneboo ve George Ovashvili - Müzik: Iosif Bardanashvili - Görüntü Yönetmeni: Elemér Ragályi - Oyuncular: İlyas Salman, Tamer Levent, Mariam Buturishvili / Dram, 100 Dk., Gürcistan - 2014 / Türkiye'de gösterim başlangıcı 2 Ocak 2015


 http://www.imdb.com/title/tt1863192/?ref_=fn_al_tt_1

7 Şubat 2014 Cuma

Para Avcısı Oscar'ı Avlayabilecek mi?


Para Avcısı’nın ticari özelliklerini sayarak başlayalım: Film, En İyi Yönetmen (Martin Scorsese), En İyi Uyarlama Senaryo (Terence Winter), En İyi Erkek Oyuncu (Leonardo DiCaprio), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Jonah Hill) ve En İyi Film dâhil beş dalda Oscar adayı; başrol oyuncusu Leanordo DiCaprio'ya Altın Küre getirdi; Oscar ödüllü yönetmen Martin Scorsese’nin elinden çıktı… Bu dalların birinde veya bir kaçında ödül alabilecek çapta bir Hollywood yapımı. Bilhassa başrol oyuncusu Leonardo DiCaprio beşinci kere aday olduğu bu rolüyle heykelciği evine götürebilecek gibi..


İçerik bilgilerine gelince: Gerçek bir hikâyeden yola çıkan ‘Para Avcısı’; şebekesiyle birlikte yatırımcıları dolandırarak milyon dolarlardan oluşan devasa bir servet yapan, New York borsa simsarı Jordan Belfort’un (Leonardo DiCaprio) tuhaf yükselişinin ve durmak bilmeyen sefa peşindeki yaşantısının düşüşünün izini sürüyor.

Hollywood “suç draması” filmlerinin Oscar’lı yönetmeni Martin Scorsese, “Benim adım Jordan Belfort. 26 yaşına bastığım yıl 49 milyon dolar kazandım ve bu beni uyuz etti çünkü haftada bir milyon dolar kazanabilmem için yalnızca üç milyonum eksikti.” diyen şımarık bir sonradan görmenin, zekâ, bilgi, enerji isteyen nitelikli dolandırıcılığın en ince ayrıntısına kadar anlatıyor. Bu hikâyeyi seyrederken,  sadece Amerikalı evsizleri değil, çöplükte yiyecek bulabilmek için eşinen milyonlarca insanın hali gözlerinizin önünden geçiyor… Metresinin ayakkabısından şampanya içen sefil Fransız zamparaların fersah fersah geride bırakarak, pahalı fahişelerin üzerine kokain döküp bunları dolardan pipetlerle ciğerlerine çeken fırsatlar ülkesi Amerika’nın “seçkin” hırsızının öyküsünden zevk alamıyorsunuz.

SEC (ABD Sermaye Piyasası Kurulu) ve FBI, Belfort’un ahlaksızlık üzerine kurulu dolar imparatorluğunu tepesine yıkması da rahatlatmıyor izleyiciyi… Damağınızda acı bir tat kalıyor. Belki bu acılığı biraz da filmin kara mizaha tadı veriyor olabilir. Hiç durmayan bir ritm, insanların saflığı ve bu saflığın istismara ne kadar kolay olduğunu kekelemeden söylemesi gibi pek çok artısı olan Para Avcısı’nın görsel standardı da izleyeni cezp ediyor. 

Muhafazakâr seyirciye not: Filmde görmek istemeyeceğiniz kadar cinsellik ve olumsuz örnek sahnesi var. Dikkat!

SAYFAYI BÜTÜN GÖRMEK İÇİN TIKLAYIN!

25 Şubat 2013 Pazartesi

Ben Affleck ve Michelle Obama'lı Oscar Ödüllerinin Kısa Fotoromanı

Oscar ödüllerinin sahiplerine sunulduğu geceden bir küçük fotoroman sunuyorum...

Bayan Barak, Beyaz Saray'dan ARGO dedi

********
Ben Affleck: "A a! Hiç beklemiyordum..." 
Jennifer: "Hayatım evde konuşmuştuk ya, hadi 
George Abini bekletme. Al öpücüğü de koş."
Ben: "Abi bravo sana. Alacağız dedin, aldık. 
Nasıl hallettin?" George: "Çaktırma Koçum!"

Ulan İran!!

Ulan İran...
Bak başına neler gelecek daha...



OSCAR VERİLENLERİN TAM LİSTESİ

En iyi film: “Argo” (George Clooney, BenAffleck, Grant Heslov)
En iyi yönetmen: Ang Lee (Life of Pi)
En iyi senaryo (uyarlama): Chris Terrio(Argo)
En iyi senaryo (orijinal): QuentinTarantino (Django Unchained)
En iyi kadın oyuncu: Jennifer Lawrence(Silver Linings Playbook)
En iyi erkek oyuncu: Daniel Day-Lewis(Lincoln)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: AnneHathaway (Les Misérables)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: ChristophWaltz (Django Unchained)
En iyi orijinal film müziği: “Life of Pi”(Mychael Danna)
En iyi original film şarkısı: “Skyfall”(Skyfall - Adele ve Paul Epworth)
En iyi animasyon: “Brave” (Mark Andrews veBrenda Chapman)
En iyi kısa animasyon: “Paperman” (JohnKahrs)
En iyi kısa metrajli film: “Curfew” (ShawnChristensen)
En iyi kostüm tasarımı: Jacqueline Durran(Anna Karennina)
En iyi makyaj ve saç stili: “Les Misérables”(Lisa Westcott ve Julie Dartnell)
En iyi belgesel: “Searching for Sugar Man”(Malik Bendjelloul ve Simon Chinn)
En iyi kısa konulu belgesel: “Inocente”(Sean Fine ve Andrea Nix Fine)
En iyi görsel efekt: “Life of Pi” (BillWestenhofer, Guillaume Rocheron, Erik-Jan De Boer ve Donald R. Elliott)
En iyi sinematografi: “Life of Pi”(Claudio Miranda)
En iyi film kurgusu: “Argo” (WilliamGoldenberg)
En iyi ses miksajı: “Les Misérables” (AndyNelson, Mark Paterson ve Simon Hayes)
En iyi ses kurgusu: “Skyfall” (PerHallberg ve Karen Baker Landers) ve “Zero Dark Thirty” (Paul N.J. Ottosson)
En iyi yabancı dilde film: “Amour”(Avusturya )
En iyi eser / sahne tasarımı: “Lincoln”Rick Carter (Dekor: Jim Erickson)

OPERASYON: OSCAR


ARGO filminin ön gösteriminden beri aklıma Cem Yılmaz’ın, G.O.R.A ve A.R.O.G filmleri geldi. Üstelik her üç filmin bilim kurgu filmi adı oluşu, çağrışımlarımı destekledi. Hatta Alev Alatlı’nın, “Or’da Kimse Var Mı? Kitap 1: Viva Le Muarte” romanında, Amerikalıların Türklere sürekli ortak film yapma tekliflerini hatırlattı. Alev Alatlı, roman kahramanına, “Kızım Olmadan Asla” formatında bir senaryo teklif eden Amerikalıyı fena halde paylar! Demem o ki, acaba Amerikalılar bir zamanlar AROG, GORA türü filmleri bizimkilerle çekmeyi telif etti de isim benzerlikleri bundan mı? Herhalde değildir!

ARGO’ya dönersek…
Oliver Stone’un dışlanmasından sonra Amerikan “USA Deep State”inden beslendiğini tahmin ettiğim George Clooney (bu filmde yapımcı), başarıya fena halde ihtiyaç duyan Ben Affleck ile birlikte dostlarını memnun edecek bir filme imza atıyor. Kanada’nın selameti gereği yıllarca saklandığı söylenen rehine kurtarma operasyonu ARGO, hemen tahmin edilebileceği gibi gerçek olaylardan yola çıkarak çekilen bir film.

Göz ucuyla bakıldığında inandırıcı gelmeyen konusu, gerçekle kurmaca arasındaki sert denklemi hatırlatıyor: “Bir olayın gerçek olması onun iyi bir drama olabileceği anlamına gelmez…”

ARGO filminin senaryosunu yazan Chris Terrio, 79’taki kurtarma operasyonunun gerçek kahramanı  Antonio Mendez’in “Master In Disguise” kitabını olduğu gibi değil, ‘kurmaca’da işine yarayabilecek bazı bölümleri seçmiş. Böylece fazla kahramansı, fazla erkeksi, fazla ulusalcı öykünün, seyirciye kekre gelmeyecek hale nasıl getirileceğini gösterme fırsatı bulmuş. Filmin kendiliğinden ilginç ve kahramanlık kokan öyküsünü muhtemelen aynen koruyan Terrio, metnine eklediği  Hollywood züppeleri ve İranlı devrimcileri küçük düşüren ince mizahı ile bu durumu dengelemeyi beceriyor. 
ARGO’nun özeti şöyle: 4 Kasım 1979’da, İran devriminin en sıcak döneminde, devrim muhafızları Tahran’daki Amerika Büyük Elçilik binasına girip 52 Amerikalıyı rehin alır. Kargaşada altı kişi kaçmayı başarır. Kanada Elçiliği’ne sığınan bu kişilerin yakalanmaları an meselesidir. CIA’de kurtarma operasyonu uzmanı olan Tony Mendez (Ben Affleck) yurttaşlarını kurtarmak için çareler ararken çoktandır göremediği oğlunu telefonla arar. Ona ne yaptığını sorar. Oğlu, TV’de gösterilen Maymunlar Cehennemi (Planet of the Apes – 1968) filmini seyrettiğini söyler. Mendez’in beyninde bir ışık parlar: Bilmektedir ki bu filmin bir tanesi kaçışla ilgilidir (Maymunlar Cehenneminden Kaçış - Escape from The Planet of the Apes - 1971). Böylece kararını verir, İran’da bir uzay filmi çekecektir!



ARGO’nun, Amerikalılar tarafından çoktan beri hasreti çekilen “samimi bir duygusu” olduğunu söylemek gerek. Amerika’nın Orta Doğu’da belki de gerçekten mağdur duruma düştüğü ender durumlardan biri rehine kriziydi. Çünkü İranlılar, toptancı bir anlayışla, (Küçük Şeytan Şah, bizleri Büyük Şeytan Amerikan silahları ile öldürdü, o halde biz de CIA ajanı olan Amerikalıları öldürelim!) suçun şahsiliği evrensel prensibini yok sayarak, hiçbir suçları olmayan insanları kurşuna dizmek istiyorlardı. Bu bağlamda ARGO, Kızım Olmadan Asla türü propaganda filmlerinden duygu olarak kat kat üstün ve gerçek bir yerde durmaktadır.

ARGO’nun Amerika dahil bütün dünyada merakla, istekle seyredilmesinin sebebi, 30 yıldan beri saklanan gizemli bir operasyon oluşu kadar vurgulamaya çalıştığım sahiciliği olmalıdır.

George Clooney: Emin ol Ben, sadece emin ol adamım!

ÖNEMLİ NOT

Bu yazı ilk olarak, 9 Aralık 2012 tarihinde [Argo: USA Deep State'in Gizemlerini İfşa Ediyor] adı ile yayınlanmıştır.