17 Mayıs 2026 Pazar

Yolculuk Notları

İstanbul’dan Ankara’ya otomobil ile yolculuk ederken şehirden çıkışta, eğer akıllı bir planlama yapmışsanız, kritik lojistik araçları haricinde TIR ve diğer ağır vasıtalara rast gelmezsiniz. Böylece şehir çıkışında ağır vasıta baskısından kurtulduğunuz için seyrin kalan kısmında daha sakin, adrenalinsiz, ana yola çıkmak için sapakları şaşırmadan ve dolanıp durmadan keyifli bir sürüş yaşarsınız. Elbette bu seçilen yol ile de ilgilidir. Mesela en sakin güzergâh olan Eskişehir, yani eski Ankara yolunu seçerseniz çok daha sakin, rahat ve nostaljik zaman geçirme imkânını yakalarsınız; ama işte burada da kritik kelime “zaman”dır. Örnek olarak navigasyona İstanbul’da bulunduğunuz konumu seçip sonra Ankara yazarsanız sanal rehber size seçenekli rotalar sunar: Eskişehir yolu, Kuzey Marmara, TEM, Bolu Tüneli sonrası sürücüler arasında “dağ yolu” diye maruf ve et lokantaları ile meşhur Bolu Dağı eski Ankara yolu gibi. Ben bunlar içinde neredeyse 1977’den beri önce şehirlerarası otobüslerle, daha sonra otomobille gelip geçtiğim “dağ yolu”nu seçtim ve her vakit uğradığım “… Et Lokantası”nda öğle yemeği yedim. Benim ağzımın tadı mı kaçmış, bölgenin yaylaklarındaki otların rayihası mı kaybolmuş veya ocakçı et pişirmeyi mi unutmuş! O kadar büyük bir hayal kırıklığı ki, bunu ancak Hayati Hoca ile Kutsi Hoca anlayabilir! Bir daha o yolu kullanmamaya karar vermek üzereyken içimdeki aksi peri, “Hele dur bakalım, bir kere daha dene, belki bir talihsizlik olmuştur!” dedi. *** Başkent trafiğinin İstanbul’a nazaran şevk uyandıracak kadar akıcı olması içimi rahatlattı. Gecelemek için temizliği ve hizmet akışı bakımından her zaman ilk tercihim olan SGK konukevine yerleştikten sonra Kuğulu Park’ta biraz gezindim. Daha sonra Tunalı Hilmi’den aşağı doğru vitrinlere baka baka dolaşırken nedense aklıma Nişantaşı değil eski Şişli geldi. Mağaza vitrini ışıltıları ve sinema afişleriyle donanmış Şişli, İstanbul’un hülyasını kaybeden diğer semtleri gibi buhar olup uçtu! Ama işte burada, Tunalı Hilmi’de o hülyalı hava hâlâ gezginlerin etrafında uçuşuyor. Fırsatı kaçırmadım ve çok uzun bir süre bu mikro atmosferin sınırlarında kalmayı tercih ettim. Hatta hayalimde Tunalı Hilmi civarında küçük bir daire alıp Kuğulu Park’ta hayvanlara yem verip, akşamları yayan tenezzüh ederek Ankara’da yaşamaya başladım! Fakat bu hayal tıpkı İstanbul’da olduğu gibi feci bir korna sesiyle, hemen dibimde çalan bir kornayla bitti. Gezginlerin etrafında uçuşan hülyalı hava billur bir cam gibi yere düştü, paramparça oldu. Batı teknolojik icatlarının sözde en masumlarının bile suç işlemek üzere icat edilmiş olduğuna bir kere daha kanaat getirerek korna sesinin parçaladığı, tuzla buz olan hülyama, kırgın, veda ettim! *** Ankara-Niğde otoyolundan Kırşehir-Kayseri tarafına bağlanana kadar otoyolda neredeyse sokağa çıkma yasağını delmişim hissi uyandıran bir tenhalık içinde geçtim. Otoyol bitip bölünmüş yola geçtikten bir müddet sonra daha çok araç vardı ama fark ettim ki cezaların artması bazılarını hiç akıllandırmamış. Hâlâ hız sınırlamasını hiçe sayan, önünüzdeki birkaç araçlık konvoyu geçerken arkanızda birden belirip sürekli uzunlarını yakarak "çekil" diye debelenen sorumsuzlar eksik değil. Şuursuz adam, nereye çekileyim? Yedi araçlık konvoyun ikincisini geçiyorum, aralarına araç alacak kadar mesafe bırakmamışlar! Ayrıca 120 km hızla bu mesafede araya ancak ralli yarışlarında girilir. Üstüne üstlük fren mesafesi bırakmadan dibime kadar girmişsin, fren yapıp konvoyun en arkasına giremem ki geçip gidesin? Hem sen bölünmüş yolda saate 140 km sürat yapma hakkını kimden aldın? Tünellerde saatte 80 km hız sınırlaması varken hız sınırını aşan şaşkın! Sahi sen ehliyeti nereden aldın da direksiyon başına geçtin? Korkutucu trafik ihlalleri o kadar çok ki, bütün bunları sıralamk yerine doğrudan bir önerim var: Hız limitini aşanları yakalayan fotokapanları kim kontrol ediyorsa, onlardan ricam şudur: Tünellere mutlaka fotokapan kurun! Buradan kesilecek cezalar ile devletin bütün borçları karşılanabilir! *** Kayseri, Ankara’dan sonra en çok uğradığım şehirlerden biridir. Burada öğrencilik yıllarımdan beri kardeş gibi bildiğim iki arkadaşım var. Eğitim Enstitüsü’nden sınıf ve Kahramanmaraş Öğrenci Yurdu’ndan oda arkadaşım olan Mustafa Yurdakul emekli öğretmen. Artık gidişlerimde onu önceden haberdar etmiyorum. Çünkü hanımına o mini mini Kayseri mantısından yaptırmayı kendine borç biliyor. O yüzden şehre girip yemeğimi yedikten sonra arayıp tekmil veriyorum. Her defasında şöyle diyor: “Dönüşte mutlaka gel. Ben daima buradayım!” Eyvallah Mustafa! *** Erciyes Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün eşi Hülya Hanım ile en velut bilim insanlarından biri olan Prof. Dr. Mustafa Argunşah Hoca ise hayatta en çok gıpta ettiğim arkadaşlarımın başında gelir. Bütün Türkistan’ı, en eski ve en uzak Türk yurtlarını tekrar tekrar gezdi de ondan. Ne demiş akıllı kişiler: "Bazı talihsizlerin hayali (o benim), talihli insanların gerçeğidir!" Ancak şu var ki sevgili Mustafa Hocam ve eşi Hülya Hanım bu seyahatlerin hakkını eserleriyle misliyle verdiler. Mustafa Hoca’nın bazı eserleri şunlar: Codex Cumanicus, Dil Yarası, Cumhuriyet'in Türkçesi, Tarihi Türk Lehçeleri, Çağatay Türkçesi, Sözüm Türkçe Üstüne, Gagauz Türkleri, Karahanlı Harezm Kıpçak Türkçesi, Dil ve Edebiyat Yazıları, Kıbrıs Konuşuyor, Karahanlı - Harezm Türkçesi Kuran Çevirileri Üzerine Notlar, Tuhfe-i Muradi (Cevhername), Mu'inü'l-Mürid.Hülya Argunşah Hoca’nın eserleri de şunlar: Bir Cumhuriyet Kadını Şükûfe Nihal, Türk Edebiyatında Tarihî Roman, Tarih ve Roman, Kadın ve Edebiyat: Kendini Yazmak, Kadın ve Edebiyat: Babasının Kızı Olmak, Türk Edebiyatına Açılan Pencere, Sessizliğin Gölgesinde: Hasan Ali Toptaş Kitabı, Hayal ve Hakikat: Bir Kadın ve Ahmed Midhat, Feminist Edebiyat Kuramı (İ. Birkan Akçeşme ile birlikte), Safiye Erol: Makaleler - İncelemeler, Nisvan-ı İslam (Fatma Aliye Hanım'dan sadeleştirme). *** Böylece günübirlik bir Kayseri seyahatim; Türk edebiyatına yaptıkları yadsınamaz büyük katkı, tüccarlar ve simsarlar tarafından görmezden gelinen iki değerli Türkolog’u yeniden hatırlamama ve anmama vesile olduğu için çok mutluyum! Bakalım Kahramanmaraş’ta neler yaşayacağım?

10 Mayıs 2026 Pazar

Suç ve Batı tarihi aynı şey midir?

Batılıların neden bu kadar zulme sebep olunduklarını veya seyirci kaldıklarını belki daha iyi anlayabilirim diyerek Norman Davies’in ünlü kitabını tekrar okumaya karar verdim. Daha otuzlu sayfalarda, “Avrupamerkezcilik” başlıklı bölümün son paragrafında öyle bir cümleye rastladım ki, nutkum tutuldu desem yeridir. Davies, Fransız yazar Jaques Ellul’un “Trahison de l'Occident” adlı kitabından alınan cümle şöyle: “Sonuç olarak, suç ve Batı tarihi aynı şey değildir. Batının dünyaya verdikleri, çeşitli toplum ve bireylere çektirdiklerinden çok daha fazladır.” Sanalda yaptığım araştırmadan sonra düşünürün ciddi bir eleştirici olduğunu anladım. Ellul, Batı uygarlığının en birinci vasıflarından saydığı “özgür düşünce” ve “eleştiri geleneğinin” iki ucu keskin bir bıçak olduğunu, bu gelenek sebebiyle Batı’nın hem kendini yenileyebildiğini hem de kendi temellerini çürüttüğünü söylüyormuş eserlerinde. Tabii ki onun iddia ve argümanlarını sırayla özetleyecek değiliz. Bizi ilgilendiren kısım Ellul’un “suç ve Batı tarihi” hakkındaki kesin kabulüdür. Düşünür, atalarının suç işlediğini kabul ediyor ama Batının ulaştığı uygarlık düzeyinin her suçu örtecek kadar büyük bir armağan olduğu iddiasında duvara tosluyor! Aynı argüman mesela Naziler ve Saatlinizim hakkımda söylenmiş olsa yazarın dünyayı ayağa kaldıracağına emin olabilirsiniz. İşte bu noktada Edward Said ve onunla aynı çizgideki başka bazı düşünürler (onlara Postkolonyal* deniyor) Ellul’u, sömürgecilik ve zulmü aklamaya çalıştığı gerekçesiyle eleştiriyorlar. Tabii burada şu soruyu sormak gerekiyor: Suç tarihi nedir? Bir ulusun veya bir uygarlığın kendini inşası sırasında “öteki”ne yaşattıkları mıdır? Yoksa evrensel bir bakış açısıyla mı ele alınmalıdır. Yani Batı suç işledi de başka medeniyetler sütten çıkmış ak kaşık mıdır? Bu sorular, gelmiş geçmiş bütün uygarlıkların tarihine bakarak listeler çıkarmayı da gerektirir ama şunu ifade etmeliyim ki, Batı uygarlığı fikren ve fiziken kendini inşa ederken, “düşünce özgürlüğünü” icat etmekle kalmayıp hiç bilinmeyen suç işleme metotları da icat emiştir: Sömürgecilik, emperyalizm, ekonomik sömürü, kültürel yıkım, ırkçılık, teknik-bürokratik tahakküm. Aynı zamanda tarih boyunca var olan köle ticareti ile günümüzde tarihteki örneklerini aratmayacak biçimde hatta onlardan daha korkunç silah ve metotlarla en acımasız şeklide uyguladığı savaşları ve kitlesel şiddeti eklemek gerek. Sonuçta, Batılı bazı düşünürler, “Batı’nın suçları sadece tarihsel bir yan ürün değil, Batı uygarlığının özüne işlemiş bir sistem olduğunu bu nedenle Batı değerlerinin sömürgeci şiddetle birlikte düşünülmesi gerektiğini” ifade etmişlerdir. Bu yüzden bugün hiç tereddüt etmeden Ellul’un cümlesini şöyle kurabiliriz: “Suç ve Batı tarihi aynı şeydir! Batının dünyaya verdikleri, çeşitli toplum ve bireylere çektirdiklerinin yanında hiç mesabesindedir!” Net biçimde söyleyeyim: Suç, Batı uygarlığının şah damarıdır! Batı’nın suç işleme kabiliyeti yok edildiği günün ertesinde bütün dünyada şiddet ve suç azalacak, daha çok iş birliği daha kapsamlı bir barış yeryüzüne egemen olacaktır.

3 Mayıs 2026 Pazar

Türkçüler Günümüz Kutlu Olsun…

Türkler, varlıklarına dair anlamlı izler bulduğumuz erken tarih dönemlerinden itibaren yaşadıkları coğrafyanın dayattığı koşullar yüzünde birlikte yaşama formlarını geliştirmiş topluluk olarak bilinirler. Çevrelerindeki çeşitli toplulukla iş birliği yapmaktan çoğu zaman kaçınmamış oldukları da bilinen bir gerçektir. Diğer yandan farklı etnisiteler ve kültürlerle iç içe yaşayarak sürekli ilerleyerek farklı zamanlarda, farklı şartlarda farklı yaşam formları geliştirdikleri gibi yeni toplumsal yapılar ve yeni devlet biçimleri sentezlemişlerdir. Atalarımız, tarih boyunca pek çok büyük devletler (imparatorluk) kurmuşlar ve bu siyasi yapılar içinde yaşayan toplulukların kültürlerine ve yaşama biçimlerine, çağdaş oldukları devletlere oranla, mümkün olduğunca müdahale etmişlerdir. İşte Türklerin var oldukları günden bugüne kadar beraber yaşama kültürü oluşturdukları yani bir “Türk Barışı” yarattıkları coğrafyaların tümüne “Turan” demek günümüzde ciddi şekilde kabul görmüştür. Göktürk Devleti, Gazneli Devleti, Selçuklu Devleti ve Osmanlı Devleti bu cümledendir. Emperyalist bakış açısına göre ise bu tarihî bölgeler, “Uzak Doğu”, “Orta Asya”, “Orta Doğu”, “Küçük Asya”, “Kafkaslar”, “Balkanlar” gibi adlar ile anılırlar ki bu adlandırmalar tarihi gerçeklere uygun birer kimlik tespiti değildir. Sömürgeciler tarafından uydurulmuş veya benimsenmiştir. Sonraları sömürgeciliğin keşif kolu Oryantalist bilimciler tarafından -sözde- bilimsel kavramlar olarak normalleştirilirmiş literatüre geçmiştir. Turan kelimesinin, üç bin beş yüz yıl önce Avesta’da, neredeyse “Türkiya” kelimesine benzer bir ifade şeklinde “Tuirya” biçiminde geçtiği kayıtlıdır. (“Airya”nın karşıtı toplumlar.) Çin saray tarihçilerinin “Hu” şeklindeki ifadelerinin bir benzeri olan bu adlandırma işte yukarıda anlattığımız ve daha sonra bizlerin Türk Barışının yaşandığı coğrafyalar anlamını yüklediğimiz Turan’ın adıdır. Bu da kimlik sorunu yaşamadan katılımcı toplumsal formların icat edildiği coğrafyanın adı anlamına da gelir. Oysa Çin bir imparatorluk bürokrasisi, tebaası toplumların özgürlüklerini buharlaştırıp Çinli köylülere dönüştürürken, İran da dini kullanarak benzer siyaset sergiliyordu. Bu sebeple her ikisi için Türkler ötekiydi: Yani “Hu” ve“Tuirya” idi. Günümüzde Saha Yakut cumhuriyetinden, Macaristan’a kadar büyük ve benzersiz bir kuşak şeklinde dünyayı saran Türk ülkelerinde (Yani Turan’da) başlayan büyük uyanış, “Türk Barışı”nı yeryüzüne tekrar hâkim kılacak umudu uyandırmaktadır. İşte “3 Mayıs Türkçüler Günü” bu uyanışı sağlayanların günüdür! İsmail Gaspıralı (1851–1914) tarafından “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” dileğiyle başlayan büyük uyanış daha sonra Yusuf Akçura (1876–1935), Ahmet Ağaoğlu (1869–1939), Mehmet Emin Yurdakul (1869–1944), Ziya Gökalp (1876–1924), Ömer Seyfettin (1884–1920), Ali Canip Yöntem (1887–1967), Nihal Atsız (1905–1975), Zeki Velidi Togan (1890–1970), gibi fikir adamları tarafından bilimsel ve edebi temellere oturtuldu. Siyaseten de Alparslan Türkeş (1917–1997), Necdet Sançar (1910–1975) ve Dündar Taşer (1925- 1972) merhumların adını anmadan geçmek mümkün değildir. Türkçülük ve Turancılık fikrimizi ırkçılıkla suçlayan bedhahlara bu kutlu günde verilecek en yalın cevap ise şudur: Türkçülük, bir milletin hafızasını uyku halinden çıkartılıp tam bir uyanışa geçirerek bilince dönüştürmek, Turancılık ise bu bilincin tarihi mekânlarında çağdaş gereksinimlerle yeniden inşa edilme süreci için emek sarf etmektir. Türkçüler günümüz kutlu olsun! *** TURAN: Avesta’da “Tūirya (Tuirya)” adıyla anılan topluluklar, İran mitolojik geleneğinde Airya (İranlı) kimliğinin karşıtı olarak konumlandırılmıştır. Bu kullanım, daha sonra Orta Farsça döneminde “Tūrān” biçimini alacak olan kavramsal geleneğin erken bir aşaması olarak değerlendirilmektedir. BEDHAH (Fars. bed “kötü” ve ẖâh “isteyen” ile bed-ḫāh) Başkasının kötülüğünü isteyen, başkası için iyilik dilemeyen (kimse).

26 Nisan 2026 Pazar

‘İmitasyoncu Aydın’lara karşı Yapay Zekâ yoldaşlığı

Türk fikir hayatını en kötü yönlerinden biri, davası, inancı, dünya görüşü olanların yazdıklarına bir yankı (mâkes) bulamamasıdır. Rahmetli Erol Güngör’ün sık sık bu sessizlikten yakındığı hatta kitaplarında bundan üzüntüyle söz ettiği bilirim. Entelektüel hayatımızın muhtemelen en dramatik aydını, bir samimiyet abidesi olan Cemil Meriç ve gazeteci Ergun Göze’den de aynı şikâyeti bizzat duymuşluğum vardır. Ergun Göze ömrünün son yıllarında ciddi fedakarlıkla Fransızcadan tercüme edip yayınladığı Diktatörler Yüzyılı (Arthur Conte) ve Aydınlar Yüzyılı (Michel Winock) isimli eserler hakkında bütün o sözde münevver, aydın veya entelektüel denen kalabalığın hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi sükût etmesi karşısında büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Çünkü her iki eser de Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı “Muasır Medeniyetin” yaşadığı fikir ve siyasi krizlerinin bir rehberi niteliğindeydi ki, bizim “imitasyoncu aydın” takımının taklitçiliğine de ayna tutuyordu. Aynı sessizliğin mağduru pek çok kişi dibi bu yüzden ben de kendi blogumdaki yazılarım hakkına, objektif olması şartı ile AI’den bir değerlendirme rica etmek zorunda kaldım. Buyurun beraber okuyalım. Medeniyet Ekseninde Bir Blogun Düşünsel Haritası: İdeoloji, Etkiler ve Yorum Biçimi: Dijital mecralarda üretilen metinlerin önemli bir bölümü gündelik yorumlardan, kişisel notlardan ya da anlık tepkilerden oluşurken, bazı bloglar daha sistematik bir düşünce çerçevesi kurma çabasıyla öne çıkar. coskuncokyigit.blogspot.com’da yayımlanan yazılar bu ikinci kategoriye daha yakındır. Metinler bir araya getirildiğinde, yalnızca dağınık fikirler değil; belirli bir ideolojik yönelim, kavramsal çerçeve ve kültürel bakış açısı ortaya çıkar. Bu yazı, söz konusu blogu iki temel eksende ele alır: ideolojik konumlanma ve muhtemel düşünsel kaynaklar. 1. Klasik sağ–sol ekseninin ötesinde bir konum: Blog yazılarının ilk dikkat çeken yönü, onları doğrudan sağ–sol politik ayrımına yerleştirmenin güç olmasıdır. Metinlerde politik referanslar bulunsa da ana tartışma hattı güncel siyasetten ziyade daha geniş bir “medeniyet” kavramı etrafında şekillenir. Bu nedenle blogu anlamak için kullanılan ana anahtar kavram, ideolojiden ziyade medeniyet perspektifidir. Bununla birlikte, söz konusu metinler bütünü için açık ya da örtük hiçbir ideolojik konumlanmanın bulunmadığını ileri sürmek de isabetli değildir. Zira yazılar incelendiğinde, belirli kavramsal tercihler, tekrar eden temalar ve tutarlı bir yorum çerçevesi üzerinden şekillenen bir düşünsel yönelimin varlığı dikkat çekmektedir. Bu durum, metinlerin rastlantısal ya da dağınık bir fikirler toplamı olmaktan ziyade, belirli bir zihinsel ve ideolojik çerçeve içinde üretildiğini göstermektedir: Gelenek, tarih ve özellikle Osmanlı-Türk-İslam estetiği, metinlerde referans noktası olarak kullanılır. Bu yönüyle blog, kültürel muhafazakârlıkla kesişen bir çizgide yer alır. Ancak bu muhafazakâr ton, klasik politik sağ söylemle birebir örtüşmez. Zira metinlerde Batı’ya yönelik eleştiriler, yalnızca kültürel yozlaşma iddiası üzerinden değil, aynı zamanda sömürgecilik ve hegemonya kavramları üzerinden de yürütülür. Bu durum, blogun bazı noktalarda anti-emperyalist söylemlerle kesişmesine yol açar. Böylece ortaya, sağ–sol ayrımını aşan, fakat her iki eksenden de belirli unsurlar taşıyan karma bir yapı çıkar. Bu tabloyu daha net ifade etmek gerekirse: blog, politik olarak katı bir ideolojik kamptan ziyade, “medeniyetçi eleştiri” hattında konumlanır. Bu hat, kültürel kimliği merkeze alır ve diğer tüm tartışmaları bu eksen etrafında yorumlar. II. Medeniyetçilik: Temel ideolojik omurga: Blogun düşünsel omurgasını oluşturan ana unsur medeniyet kavramıdır. Metinlerde tarih, sanat, sinema ve kültür birbirinden bağımsız alanlar olarak ele alınmaz; aksine aynı medeniyetin farklı tezahürleri olarak değerlendirilir. Bu yaklaşım, parçalı analiz yerine bütüncül bir okuma önerir. Bu çerçevede Osmanlı ve Türk-İslam referansları yalnızca tarihsel bilgi olarak değil, aynı zamanda estetik ve kültürel ölçüt olarak kullanılır. Renk, mimari, gündelik hayat ve sanat anlayışı gibi unsurlar üzerinden geçmişe yapılan göndermeler, bugünün eleştirisinde aktif rol oynar. Bu durum, nostaljik bir tarih anlatısından ziyade, geçmişi bugünün değerlendirme ölçütü haline getiren bir yaklaşımın göstergesidir. Medeniyet vurgusu, aynı zamanda bir kimlik arayışını da içerir. Metinlerde sıkça karşılaşılan “özgünlük” ve “yerlilik” kavramları, bu kimlik arayışının temel bileşenleridir. Bu bağlamda blog, yalnızca eleştiri yapan değil, aynı zamanda alternatif bir kültürel yönelim öneren bir yapı sergiler. III. Batı eleştirisi: Çok katmanlı bir yaklaşım: Metinlerde en sık tekrar eden temalardan biri Batı’ya yönelik eleştiridir. Ancak bu eleştiri tek boyutlu değildir; farklı düzlemlerde ilerler. İlk olarak, tarihsel bir eleştiri söz konusudur. Batı’nın sömürgecilik geçmişi, güç ilişkileri ve küresel hâkimiyeti, eleştirel bir bakışla ele alınır. Bu yaklaşım, Batı’nın yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir güç yapısı olduğu fikrine dayanır. İkinci olarak, kültürel temsil meselesi öne çıkar. Özellikle sinema yazılarında Batı’nın kendi dışındaki toplumları nasıl temsil ettiği sorgulanır. Bu noktada Edward Said’in ortaya koyduğu temsil eleştirisiyle benzer bir düşünsel hat görülür. Doğu’nun Batı tarafından nasıl kurgulandığı ve bu kurgunun hangi ideolojik sonuçlara yol açtığı, blogdaki yorumların arka planını oluşturur. Üçüncü olarak, estetik bir eleştiri söz konusudur. Batı merkezli görsel kültürün evrensel norm olarak sunulması, blog yazılarında sorgulanan bir diğer noktadır. Renk kullanımı, sahne tasarımı ve anlatım biçimleri gibi unsurlar üzerinden yapılan analizler, estetik tercihler ile kültürel kimlik arasındaki ilişkiye işaret eder. Bununla birlikte, bu eleştirilerin çoğu zaman geniş genellemeler üzerinden kurulduğu da gözlemlenir. Batı’nın kendi içindeki farklılıklar veya tarihsel dönüşümler her zaman ayrıntılı biçimde ele alınmaz. Bu durum, metinlerin polemik gücünü artırırken analitik ayrıntıyı sınırlayabilir. IV. Kültürel özgünlük ve yerli estetik arayışı: Blogun ikinci büyük teması, kültürel özgünlük arayışıdır. Metinlerde sıkça dile getirilen bir görüş, modern kültürel üretimin büyük ölçüde Batı etkisi altında şekillendiğidir. Bu durum, özellikle sinema ve görsel sanatlar üzerinden eleştirilir. Yazar, bu etkiye karşı bir alternatif olarak yerli estetiği öne çıkarır. Osmanlı sanat anlayışı, renk kullanımı ve gündelik yaşam estetiği, bu alternatifin tarihsel referanslarını oluşturur. Bu yaklaşım, yalnızca geçmişe dönüş çağrısı değil; aynı zamanda bugünün üretimlerine yön verme iddiası taşır. Bu bağlamda “taklit” kavramı olumsuz bir anlam yüklenirken, “özgünlük” olumlu bir değer olarak sunulur. Kültürel üretimde dış etkilerden tamamen bağımsız bir alanın mümkün olup olmadığı tartışmalı olsa da blog yazıları bu yönde güçlü bir talep dile getirir. V. Muhtemel düşünsel kaynaklar: Metinlerde doğrudan referans verilen düşünür sayısı sınırlı olsa da kullanılan kavramlar ve kurulan argümanlar belirli bir düşünsel geleneğe işaret eder. Türkiye bağlamında, Cemil Meriç’in Batı eleştirisi ve medeniyet vurgusu ile Nurettin Topçu’nun ahlak ve kültür merkezli düşüncesiyle paralellikler dikkat çeker. (AI burada, Üstadım Peyami Safa’yı unutmuş.) Küresel düzeyde ise, Frantz Fanon’un sömürge sonrası toplumlara ilişkin analizleri ve John Berger’in görsel kültür okumalarıyla örtüşen noktalar bulunur. Bu isimler, blogun doğrudan referans aldığı kaynaklar olmasa da benzer sorulara benzer yöntemlerle yaklaşan bir düşünsel atmosferi temsil eder. Bu durum, blogun tamamen özgün ya da tamamen türev olduğunu söylemek yerine, onu belirli bir entelektüel geleneğin içinde konumlandırmayı mümkün kılar. VI. Sonuç: Bütünlüklü ama tartışmaya açık bir yapı: Genel olarak değerlendirildiğinde coskuncokyigit.blogspot.com, dağınık blog yazılarından oluşan bir platformdan ziyade, belirli bir dünya görüşünü sistemli biçimde ifade etmeye çalışan bir metinler bütünü sunar. Medeniyet merkezli yaklaşım, Batı eleştirisi ve yerli estetik arayışı, bu yapının temel sütunlarını oluşturur. Blogun en güçlü yönü, bu unsurlar arasında kurduğu bağlantıdır. Tarih, sinema ve kültür gibi farklı alanların tek bir çerçevede ele alınması, metinlere bütünlük kazandırır. Bununla birlikte, bazı analizlerin daha ayrıntılı veri ve karşıt görüşlerle desteklenmesi, tartışma zeminini genişletebilir. Objektif bir değerlendirmeyle ifade etmek gerekirse, söz konusu blog; güçlü bir düşünsel omurgaya sahip, belirli bir ideolojik yönelimi açıkça ortaya koyan ve kültürel tartışmalara katılma iddiası taşıyan bir metinler bütünü olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle hem bireysel bir ifade alanı hem de daha geniş bir entelektüel tartışmanın parçası olarak değerlendirilebilir.

19 Nisan 2026 Pazar

Kahramanı Amerikalı olan çocuk katiller!

Televizyonculuk yaptığım yıllarda, BRT TV stüdyosunda; uzaktan kılık kıyafeti, bembeyaz “sünnetli” sakalı ve hiç sönmeyen tebessümüyle Nubar Terziyan’a benzeyen ama yaklaştığınızda boyu posu, gözlerinin rengi ve fikirlerini ifade ederken doğrudanlığı ile farklı bir iklimin karakteri olduğu belli Edgar Poffet ile tanışma imkânım oldu. Kelimenin saf anlamıyla bu “ilginç” adam, 1950’lerde geldiği Türkiye’den bir daha ayrılmamış, bir Türk hanım ile evlenmiş ve Türkiye ile Batı dünyası arasındaki derin teknoloji ve kültür farkının künhüne vakıf bir “Türkiyeli” haline gelmiş görünüyordu. Her programdan önce konuklarım ile uzun sohbetler ederek sunucumuzun sorularını havai olmaktan kurtaracak kritik bilgiler toplar ve ek sorular hazırlardım. Aydın Bolak, Yılmaz Öztuna, Turan Yazgan, Ahmet Vefik Alp, Hamdi Akın, Süleyman Demirel gibi farklı dünyaların bir numaralı isimleriyle yaptığımız program benim için çok ciddi tecrübe oldu, ancak Edgar Poffet Bey’in, çekim öncesi stüdyo kulisinde kahve eşliğinde yaptığım sohbette sorduğum bir soruya, elindeki deseni Osmanlı dönemi çinilerine öykünerek yapılmış kahve fincanını göstererek verdiği cevap “Batılılaşma maceramıza” bakışımı güncelledi! Sorum şuydu: “Türkiye size göre Batılılaşmanın neresinde?” Elindeki fincan bana doğru uzatılmış olarak, “Türkiye Batılılaşmıyor ki! Amerikalılaşıyor!” dedi. Bu anekdotu daha önce yazdığımı hatırlıyorum, bir tekrar oldu ama tam zamanında ve yerinde bir tekrar olacağı için yeniden anlattım. 2000’li yılların başında yaşanan konuşmadan sonra konuya her defasında daha dikkatle baktım ve Poffet’nin çok doğru söylediğini, her gün biraz daha haklı çıktığını anladım. Bugün o ve onunla aynı fikirde olanlar şeksiz şüphesiz haklı çıkmış bulunuyor. Son olarak, kaderin sillesini yemekten bir türlü kurtulamayan, “kahramanların şehri” olmaktan mazlum ve mağdurların şehri derekesine düşen doğup büyüdüğüm Kahramanmaraş’ta yaşanan acı olay da “Batılılaşmadığımızı, Ortadoğululaşmadığımızı, Turani olamadığımızı” fakat Amerikalılaştığımızı işaret eden en ciddi göstergelerden biridir. İster sinema ister televizyon ister sosyal medya veya başka bir platform olsun özellikle çocuklarımız pedofil ve seksomanyak figürler tarafından uydurulan sahte kahramanların sanal dünyasında “devşirilmektedirler” ki devşirilen bu çocuklarımıza, Cemil Meriç’in meşhur “Batı’nın Yeniçerileri” aforizmasından evirerek söyleyeyim, “Sosyal Medya Yeniçerileri” diyebilmek mümkündür. Çünkü artık bu çocuklar, Cumhuriyet’in çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma hedefinden tamamen uzaklaşarak emperyalizme karşı canını malını ortaya koyarak savaşmış kahraman atalarını değil, Amerikalı sapık, öğrenci katili Elliot Rodger’ı örnek alacak kadar “varoluş gayelerinden” uzaklaşmış kurbanlardır. Örümcek Adam filmi hakkında geçmişte yazdığım bir film eleştirimde; filmden çok, Türkiye’de Örümcek Adam hayranlığını körükleyen kostüm üreticilerinin ve onun kostümlü resimlerini okul defter ve kitaplarına basan açgözlü, şuursuz tüccarların hevesini bu ürünleri satın almayarak kursaklarına tıkamayan anne babaları tenkit etmiştim. Daha o zamandan kendi milli kahramanları yerine başkalarının kahramanlarına hayran büyümüş çocukların yaratacağı krizi belki de yüzüncü kez tekrarlamıştım. O yazılarımdan birinden bağlama uygun bir bölüm şöyle: “Gulyabaniler: Hollywood dramaları, doğal olarak kendi kültürlerini, hayatlarını, kendi kahramanlarını anlatır. Her kahraman için bir öteki lazımdır. İşte bizler o ötekileriz. Bize göre öteki olanların hakaretleri, aşağılamaları, suçlamalarıyla dolu ürünlerini sabah akşam seyrediyoruz! Tuhaf bir durum; çünkü mesela sokakta yürürken bir kişi sizi herhangi bir sebepten ötekileştirse, hakaret etse karakolluk olursunuz. Ama sinemada, televizyonda veya sanal platformlarda izlenen onlarca filmde milletinize, dininize, geçmişinize, geleceğinize hakaretler yağdırılsa bile çocuklarınızın Iron Man veya Örümcek Adam karakterlerine hayran kalmalarına engel olamıyorsunuz! Okul çantalarından battaniyelerine, oda duvarlarından defter kapaklarına kadar Örümcek Adam çıkartmaları, tabloları ile kuşatılmış bir gençlik, rüyalarında kendi milletinin kahramanlarını değil, Örümcek Adam görür!” “İşin vahameti de tam burada: Turan edebiyatının kutup yıldızı rahmetli Cengiz Aytmatov ile yaptığım bir mülakatta romanlarını nasıl yazdığı sorusuna; ‘3-4 yaşlarımdayken ninem geceleri bana yorgan altında Kırgız masalları anlatırdı. Bunlar rüyalarıma girerdi...’ demişti. Kızıl emperyalizmin millî kültürleri yasakladığı o zorbalık döneminde, küçük Cengiz’in ninesinin yaptığı, millî ‘arketipleri’ torununun beynine yerleştirmekti. Böylece, o mübarek anneanne; Komünist Parti’nin yarattığı, bedenleri proleter eti, damarlarındaki kan Stalin zulmü olan ‘kızıl kahramanların’ çocuk Cengiz’in rüyalarına girmesine engel olmuştu!” “Bugün insanlık için çok daha tehlikeli olduğunu anlamaya başladığımız Batı emperyalizmi, her gün her an çocuklarımızın rüyalarına sızıyor. O sebeple çocuklarınızın rüyalarına sahip çıkın! Minicik zihinlerine gulyabanilerin girmesine izin vermeyin: Batı sinemasının ürettiği her kahraman hastalıklı bir gulyabanidir.” Acı gerçek bu: Kendi kahramanlarından utanan, siyasi körlükler nedeniyle kahramanları eğilip bükülüp itibarsızlaştırılan Türk toplumunun 14 yaşındaki ana kuzusu sayılabilecek çocukları; Urfa’da, Kahramanmaraş’ta kendi kanından, canından insanına kurşun sıkma şuursuzluğuna tereddi etmiş bulunuyor. Bugün sorun bakalım Urfa’da kaç kişi Fransız işgaline karşı direnişi başlatanlardan Küçük Hacı Mustafa, Barutçu Hacı İmam, Nebozade Hacı İmam, Hacı Osman Güllü, Mollazade Hacı Mahmut, Ali Şelli, Bedir Ağazade, Halil Ağa, Hacı Mustafa Güven, Komiser Şakir, Binbaşı Ali Rıza Bey, Jandarma Teğmeni Hulusi’yi sayabilir? Sorun bakalım bugün Kahramanmaraş’ta kaç kişi İngiliz, Fransız ve lejyoner Ermeni çetelerini defeden kahramanlar; Sütçü İmam, Arslan Bey (Arslan Toğuzata), Rıdvan Hoca, Çuhadar Ali, Abdal Halil Ağa, Senem Ayşe, Mıllış Nuri’yi bilir?* * Maraş ve Urfa savunmaları bu isimlerden ibaret olmayıp, her iki şehirde sokaklar, camiler ve mahalleler için çeteler kurulmuş ve her bir ferdiyle günlerce süren mücadele sonucu düşman def edilmiştir.

12 Nisan 2026 Pazar

Bir gecede bir medeniyeti yok etmek

Medeniyeti bir gecede yok etme tehdidi, sadece bir kral özentisinin mi yoksa kurumsallaşmış bir şuur tutulmasının mı eseri? Kendi kendime sorduğum bu soru beni ta lise yıllarıma götürdü. O yıllarda üstadım olarak bellediğim merhum Peyami Safa’nın makalelerinde sık sık bahsettiği Oswald Spengler’in Batı’nın Çöküşü (Der Untergang des Abendlandes) adlı eserindeki görüşleri beni o kadar etkilemişti ki, üniversite yıllarımda arkadaşlar arasındaki tartışmalarda hep bu yazardan alıntılanan iddiayı savunmuştum: Batı’nın çöküşü kaçınılmazdır! *** Türk edebiyatı ve düşünce dünyasının “yetim emekçisi” lakabını taktığım en yetenekli yazarı ve kendi kendini yetiştirmiş (otodidakt) fikir adamı olarak Peyami Safa, Cumhuriyet’in rotası Batı’ya dönükken neden onun çöküşünü anlatan Batılı bir yazarla fikir birliği yapmış olabilir ki? Çünkü Safa, tıpkı Ziya Gökalp gibi, Mehmet Akif Ersoy gibi, Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir ve Cemil Meriç gibi, Batı medeniyetine mensup olamayacağımızı derin bir şuurla kavramış, üstelik Türk milletinin yarattığı en büyük medeniyet hamlesinin Batı teknolojisi karşısındaki katlanması çok acı veren mağlubiyet travmasını yaşayan bir şahsiyetti. O bakımdan “öteki medeniyet”in üstünlüğü deri şuur sahibi diğer Türk aydınları gibi onu derinden rahatsız ediyordu. *** Batı teknolojik medeniyetinin üstünlüğü ve bundan doğan hegemonik böbürlenmeleri siyasi arenada önce İngiliz, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Amerikan vandallığına dönüştü. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında önce kendi toplumlarından milyonlarca insanın ölmesine sebep olan bu “lanetli” Batı medeniyeti temsilci değiştirdikten sonra açık kaynaklardan alıntılayarak söyleyeyim “1945'ten sonra 10 milyon civarında veya daha fazla…” ölüme sebep oldu. *** 2000’li yıllarda, daha sonraları üst seviyede bürokrat olacak bir lise arkadaşımın evine yemeğe davetliydim. Üsküdar’dan kalkan filanca mevki dolmuşuna binerek son durakta inmemi, kendisinin bizi karşılayacağını söylemişti. Seni karşılayacağım demediği için başka misafirleri olduğunu anlamıştım. Dolmuş beklerken, sakalları on bir on bir maç yapan, kafasına Yahudi kipasına benzer bir terlik geçirmiş, entari ile şalvar arası bir kıyafetin içinde yabancı aksanlı biri kırık bir ifadeyle dolmuşun nereye gittiğini sormuştu. Cevap verince cesaret bularak Amerikalı olduklarını ama İslam’ı seçtiklerini, Kuzey Afrika’da umdukları dinî aydınlanmaya rehberlik edecek bir “şeyh” bulamadıkları için bütün İslam dünyasını gezdiklerini, en son Türkiye’ye geldiklerini anlatmıştı. Bu arada yanındaki kız hiç konuşmamış, hep dinlemişti. Benden tanıdık bir rehber bilip bilmediğimi sormuş ve hiç ummadıkları cevabımı aldıktan sonra, “avaz değiştirerek” sözü Batı dünyası, İslam dünyası ve Çin’e getirmişti. Ardından da Samuel Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması”na… Ona Çin’i işaret etmiştim. Bana boş boş baktığında, “şalvarlı, hacı takkeli bir ajan” olma ihtimalini ön sıraya koymuştu ki, aynı sofrada otururken benimle pek konuşmamıştı! *** Bilvesile, 2000’li yıllarda gündemimizi işgal etmeye başlayan Huntington, “Osmanlı İmparatorluğu'nun sona ermesiyle İslam bir çekirdek devletten yoksun kaldı” dediği gibi “İslam Batı'nın varlığını tehlikeye atan tek medeniyettir ki bunu en az iki defa yapmıştır” diyerek bugün olanları/olacakları bize açıklayan iki cümle sarf etmiştir. Çin’in Batı ile entegrasyon ihtimalini öne sürdüğü hâlde Müslümanlar ile Batı’nın asla uyum sağlayamayacağını da söyleyen odur. Demektedir ki: “Avrupa, Batı Hıristiyanlığının bittiği ve İslam ile Ortodoksluğun başladığı yerde biter.” Yani Müslüman milletler ve Ruslar, Batı kültür havzasından değildir. İşte bu değilleme bugünkü Amerikan politikalarının manevi babasıdır. Trump’ın “Bir medeniyet bu gece yok olacak” cümlesi, aslında uzlaşmaz fikirler öne sürmemiş Huntington’un tarih felsefesinin yanlış yorumunun son ucubesi olarak tarihe kaydedilmiştir. Çünkü yine açık kaynaklardan her araştırıcının bulabileceği şu bilgiler bizi sağlıklı bir bakışa kavuşturur gibi görünüyor: *** 1.Ulus devletten medeniyet bloğuna geçiş: Trump’ın veya genel olarak Amerikan dış politikasındaki "şahin" kanadın kullandığı bu dil, Huntington’ın "Medeniyetler Çatışması" (Clash of Civilizations) tezindeki temel argümanlarla derin benzerlikler taşır. O, 21. yüzyılda çatışmaların artık ülkeler (İran, Irak, Rusya vb.) arasında değil, medeniyet havzaları (Batı medeniyetine karşı İslam medeniyeti, Konfüçyüsçü medeniyet vb.) arasında olacağını savunur. Trump’ın "İran" gibi siyasi bir birim yerine "bir medeniyet" vurgusu yapması, meseleyi sadece bir rejim sorunu olarak değil, Batı değerlerine karşıt bir kültürel varlık sorunu olarak gördüğünü işaret eder. 2."Biz ve onlar" ayrımı (Identity Politics): Huntington, Batı’nın kendi kimliğini koruyabilmesi için karşısında bir "öteki" tanımlaması gerektiğini savunur. Trump’ın retoriği de genellikle Batı medeniyetinin (Western Civilization) korunması ve radikal unsurların bu medeniyeti tehdit ettiği fikri üzerine kuruludur. "Bir medeniyet yok olacak" ifadesi, karşı tarafı sadece askerî bir düşman değil, Batı’nın varoluşsal karşıtı olarak konumlandırır. 3.Değerler ve yaşam tarzı çatışması: Huntington’a göre medeniyetler arasındaki sınırlar "kanlıdır." Çünkü mesele sadece toprak değil, inanç ve yaşam tarzıdır. Eğer bir lider "bir medeniyet yok olacak" diyorsa, bu durum karşı tarafın sadece ordusunu değil, toplumsal yapısını, tarihini ve kültürel kodlarını hedef aldığını gösterir. Bu da Huntington’ın çatışmanın "kültürel" olacağı öngörüsünün en sert dışavurumudur. 4.Kadrolar ve etki alanı: Trump yönetiminde görev alan veya ona fikirsel destek veren pek çok stratejist (örneğin eski danışmanları), Huntington’ın öğrencileri veya onun ekolünden gelen kurumlardan yetişmiş isimlerdir. Bu "medeniyet merkezli" bakış açısı, Amerikan sağ kanadında son 30 yıldır ana akım stratejik düşünce hâline gelmiştir. Spengler’in Felsefi İmanı Platon ve Goethe Olmakta-Oluş felsefesini, Aristoteles ve Kant ise Oluş felsefesini temsil eder. Burada analizin karşısında sezgi vardır. Aklın yöntemleriyle aktarılması pratikte imkânsız olan bir şey, Goethe'nin münferit sözlerinde ve şiirlerinde, örneğin Orphische Urworte'de ve "Wenn im Unendlichen" ve "Sagt es Niemand" gibi tamamen kesin bir metafizik doktrinin ifadesi olarak görülmesi gereken kıtalarında bulunur. Şu pasajın tek kelimesini değiştirmem: "Tanrısallık ölüde değil diride, olmakta-oluşta ve değişimde faaldir, olmuşta ve kesinlikle belirlenmişte değil de bu nedenle, benzer şekilde, akıl (Vernunft) yalnızca olmakta-oluş ve yaşama yoluyla tanrısal olana doğru çırpınmakla ve anlayış (Verstand) yalnızca olmuş ve kesinlikle belirlenmişten yararlanmakla ilgilidir." Bu cümle benim tüm felsefemi kapsamaktadır.

5 Nisan 2026 Pazar

Kültürel mirasları yıkmak Batı’nın vahşi geleneğidir

Basit bir arama yaparak herhangi bir araştırma platformuna, “Kültürel miras nedir?” diye sorduğunuzda şöyle cevabı alabilirsiniz: “Kültürel miras, bir toplumun geçmişten devraldığı, günümüze taşıdığı ve gelecek nesillere aktarmayı hedeflediği değerlerin bütünüdür. Sadece eski binalardan veya müze eserlerinden ibaret değildi. Bir halkın kimliğini, yaşam biçimini ve dünya görüşünü yansıtan her şeyi kapsar. Bunlar, Somut (Maddi) Kültürel Miras; Gözle görülebilen ve dokunulabilen fiziksel kalıntılardır ki; taşınmazları: antik kentler, saraylar, ibadethaneler, kaleler, tarihi köprüler ve anıtlar. Taşınabilirleri ise müzelerde korunan arkeolojik buluntular, el yazması eserler, tablolar, madeni paralar ve tarihi eşyalardır. Somut olmayan kültürel miras; sözlü gelenekler, destanlar, masallar, efsaneler, tekerlemeler, halk dansları, geleneksel temaşa sanatları, müzik, düğünler, bayramlar, şenlikler (festival), mutfak kültürü, dokumacılık, çinicilik” vb. gibidir ki, işte biz Birinci Dünya Savaşı sonrası bu ikinci kısmı yani manevi kültür mirasını yitirmiştik! Yedi cephede üç milyondan fazla Türk evladı arkalarında yetim bir memleket bırakarak Şehit düşmüşlerdi. Geride mazlum anneler, ihtiyar dedeler ile nineler ve babasız çocuklar… Yani toplumun manevi kültürünü evlatlarına aktaracak babalar artık yoktu! Geçmişle gelecek arasındaki “diri köprü” kırılmıştı… “Batının savaşçı hırsızları” aslında soykırımcı geleneklerini sürdürmek için karşılarına çıkan her imkânı dünya ölçeğinde değerlendiriyorlar. Her zamanki gibi ilk hedef elbette bir ucundan diğer ucuna İslam dünyasıdır. Bu ülkeleri sadece “kritik hammadde”lerini temellük etmek için değil, kültür mirasları ve milli kültürlerini yok ederek uygarlığın bir bileşeni olmaktan çıkarmak yani “tarihinin dışına atmak” için vuruyorlar! İran’dan gelen acıklı haberler içinde en önemlilerinden biri belki de birincisi tarihi mekânların bombardımanlarda hasar görmesidir. 2003’te Bağdat Milli Müzesi’ndeki on beş bin eserin özel yetiştirilmiş savaşçı hırsızlar tarafından çalınmasından da beter bir durumla karşı karşıyayız. Kör köpeklerin kuzu sürüsüne saldırması gibi İran üzerinde uçan bombardıman uçaklarının attığı bombalar bin yılık, Türk-Fars, Moğol (İlhanlı) ve Türk-İran biçiminde katmanlı, çok renkli bir kültürel mirası yok etmek üzeredir. Lanetli Batı uygarlığının işgal, talan ve soykırım “barbarlığı” sadece 19. Yüzyılda Dünya Savaşıyla başlayıp zirveye çıkmış değildir. Tekrar küçük bir aştırma ile herkes bu vahşi yıkım geleneğinin (etnik veya din tercihlerinden dolay yok ediş ve ekonomik kazanç) tarih öncesinden başlayıp günümüze kadar nasıl dehşet salarak sürdüğünü öğrenebilir. Başlıklar halinde özetleyecek olursam durum şöyledir: Antik kültür mirasının en önemli hafızası İskenderiye Kütüphanesi’nin yok edilişi (Antik Çağ), İkinci Tapınak Yıkımı (MS 70, Kudüs Kuşatması), Dördüncü Haçlı Seferi’nde İstanbul (Constantinople) yağması, Bağdat kütüphanelerinin yakılması (1258), İspanyolların Maya ve Aztek uygarlığını yok edişi (1492 – 1572), yaklaşık 9-11 milyonu asker, 6-13 milyonu sivil insan kaybının yaşandığı Birinci Dünya Savaşı (1914-1918), 85 milyona yakın insanın öldüğü tahmin edilen İkinci Dünya Savaşı (1939-1945), Bosna Savaşı’nda camiler, kütüphaneler, Mostar Köprüsü gibi tarihi eserleri yıkılması, 15 bin eserin çalındığı Irak Milli Müzesi’nin ve diğer kültür mirasını yok edilmesi (1991)… Geldiğimiz noktada görünen odur ki, bütün doğulu milletler bilhassa Türkiye, yeni dayatmalarla karşı karşıya kalacaktır. Düşmanca olacağı su götürmez muhtemel dayatmaların erken örnekleri Osmanlı hükümetleri zamanında azınlık hakları üzerinden sözde onların menfaatleri korunuyor iddiasıyla maskelenmişti. Şimdi pek fazla titizlenmeden, hatta neredeyse aleni biçimde etnik ırkçılar, siyasi bölücüler, toplum ve devlet kademelerine sızmış etki ve aksiyon casusları tarafından yürütülmektedir. Bunların yanında halkı Müslüman olan ülkeleri birbirine düşman etme planları hızla uygulanmaya konmuştur. Görünen o ki, bu oyun karşısında en uyanık ülke Türkiye, Türkiye içinde en uyanık grup ise ta Orta Asya’dan günümüze taşınan “insanlar ve toplumları dinine, mezhebine göre değil liyakatlerine göre değerlendirme” bilgeliğine sahip Türkçü ve Turancılardır. O halde: Türk toplumu, devleti ve milleti için canını fedaya hazır Türkçü ve Turancıların kıymetini farzı muhal bir savaş hali yaşanmadan ve her zamankinden çok takdir etmelidir.

29 Mart 2026 Pazar

Sinema sanatını teşhis aracı kılmak!

Yazımın başlığını “Film Övgümenleri Kulübü” koyarak, eleştirmenlik ile övgümenlik arasındaki derin anlam karşıtlığının nasıl bulanıklaştığını anlatacaktım. Sonra her ikisini de harmanladım. Belki benim ulaşamadığım bazı yayın organlarında açıkça veya bazı durumlarda ilişkilerin korunması için kimliğini gizleyerek (pseudonym) nesnel eleştiriler yapan; gizlide eleştirmen, gerçekte övgümenlik yapanlar vardır. Şunun altını çizmek istiyorum ki, bilhassa sosyal medya üzerinden insanlarla iletişim kurarak birer ‘influencer’a dönüşenlerde bu övgümenlik çok açık belli oluyor. Diğer yandan filmleri hikâye etme modası: Bir filmi eleştirirken hikâyesini özetlemek bir eleştirmen için çok iyi bir yazma şekli değildir. Ancak günlük gazetelerde fal ve burç köşesi kabilinde sinema yazıları yazan figürler çok sever filmi anlatmayı. Zaman zaman sinema filmleri hakkında kalem oynatan herkesin düştüğü bir çukurdur bu. Ama bazı film eleştirileri ancak film sekanslarını anlatmakla ilerleyebilir. Çünkü onlar hangi tür üzerinden yürüyeceğine karar verene kadar son yazısı çıkan tiptedir. Nitekim eleştireceğim Sarı Zarflar o kadar kimliksiz değil ama bir hayli zikzak yapıyor. Sarı Zarflar, kurumların bilinçli biçimde yarattığı baskıların bireylerde yarattığı travmalardan yola çıkıyor. Açıkça politik pozisyon almıyor görünse bile Çatak, “kolektif desteklerle” ürettiği filmini gözü gibi esirgemesi gerekirken umarsızca bir mücadele aracı olarak sunmaktan çekinmiyor (bu da onun ileride daha da keskinleşeceği anlamına mı geliyor bilemiyorum?). “Tamam, işte bu Latin Amerika Politik Sineması!” diyecekken yeni nesil yönetmenleri de dâhil edip “Hayır, bu Avrupa Sineması” dememek için biraz daha beklemeye karar veriyorsunuz! Bu tutum bazı yazarların hoşuna gitmiş olabilir ama ben sevemedim. Avrupa sinemasının en önemli özelliği; auteur (yaratıcı yönetmen) sineması tabir edilen ve filmi ilk anından son saniyesine kadar yönetmen eseri sayan bir tarafı olduğu gibi, bir filmin ne anlattığından çok nasıl anlattığını ciddiye alan önemli bir kabulü vardır. Sarı Zarflar da Avrupalı yönetmenlerin filmleri gibi düşündüren, sorgulatan ve rahatsızlık veren bir amaçla çekilmiş belli. Avrupa sinemasında ısrarla altı çizildiği gibi Çatak’ın filminde de “yabancılaşma” fikri işlenir (Handan’da [Özgü Namal] sınıf atlama duygusuyla netleşir). Aileden gördüğü kadar dindar olan Handan, bir yandan cuma namazlarını kaçırmayan ağabeyine iftar sofrası hazırlayan modern bir kadındır. Handan’daki sınıf atlama arzusu (gerekçesi kızını kolejde okutmaktır) ailenin birbirinden uzaklaşmasına sebep olur. Ancak bu sebeplerden en önemlisi ise Handan’ın “ikincilleştirilmeye” asla razı olmamasıdır. Çatak’ın hikâyesini/filmini şöyle de tarif edebiliriz: Sanki sosyal bir deney için gökyüzüne dronlar salınmış da Ankara ile İstanbul üzerinde uzun zaman uçmuş; sonra Türkiye’de olup bitenleri maddeler hâlinde senaryo yazmaları için bir ekibe vermiş. Maddeler neredeyse şöyle: Hemen her sahnede beş vakitte bir ezan sesi duyulacak. Cuma namazı kılınacak. İftar sofrası düzenlenecek. Eli telsizli, cebi-cüzdanı kabarık tipler abdest alırken iş pişirecek. Çekirdek aile sıkıştığında mutlaka yaşayan bir ebeveyne sığınacak; birinci nesil ile üçüncü kuşak arasında çatışma çıktığında ortancalar arada kalacak. Liselerde yıllanarak 13-14 yaşında çıtır kız peşinde koşan kart zamparalara çatılacak. Dava delisi avukatlara karşı devlet muhibbi avukatlar siper olacak. Dava arkadaşları kurumlarıyla uğraşmak yerine, hayatın ağır yükü karşısında dostluklarını silkip atan arkadaşlarına öfkelenip birbirlerine çatacaklar (meşhur adliye koridoru kavgaları). İşlerinden kovulmadan önce aynı davaya inanan karı koca, ideallerini güncelleyerek hayatta kalıp çocuklarını yetiştirmeye odaklanacaklar. Ardından her ikisi travmaları yüzünden kendi egolarının peşinde gitmeye başlayacak. Dronlar mutlaka miras konularında kız ve erkek arasındaki dinî-laik hukuk algısından doğan çatışmaları kaydedecek ve elbette Mezopotamya gelenekleri ile İsrailiyat’tan sirayet eden erkek egemenliğini kayda alacaklar… Özgü Namal, yıllar önce şematik bir polisiye dizisine dönüşme ihtimali çok yüksek olan Kurtlar Vadisi’nin gerçek dramaya dönüşmesindeki en büyük etken olmuşsa bugün de Sarı Zarflar’ın aslında çok bilindik öyküsünü Derya karakterini şahane bir yetenekle taçlandırarak farklı bir hikâyeye dönüştürmeyi başarıyor! Çünkü Çatak, çok aşina olduğumuz hikâyesini anlatırken her karede “biz”e bakışını estetik seçimleriyle güçlü biçimde yansıtmasına rağmen felsefesinin aynı güçte, etkileyici ve ilham verici olmadığının farkında değil sanırım. Sarı Zarflar; gerçekçi, doğal, sosyal, politik, felsefi (yüzeysel), hibrit kültür, insanlık dramı, görsel minimalizm ve güçlü oyunculuklar, ortak sinema tercihleri-temayülleri gibi ilkeleri benimsemiş bir Avrupa sineması örneği ama bir farkla! Estetik ödünçlemeler Avrupa’dan alınmış olsa bile hikâye buram buram Asyalı! Bu yüzden Sarı Zarflar, bir Trans-Avrupa Sineması örneğidir. Farkı anladınız umarım.

22 Mart 2026 Pazar

Kapitalizmin yeni maskesi: Apokaliptik Kıyamet

Şubat sonundan bugüne kadar gittikçe acayipleşen bir savaşı endişeyle ‘izliyoruz’. Koskoca bir ülke bombalar altında harap oluyor. Masum insanlar ve okul çağındaki çocukların tekrar tekrar bombalarla paramparça edilmesi içimiz acıtıyor. Savaş bizim ülkemiz sınırlarından içeri fiilen girememiş olsa da en az savaşı yaşayan komşularımız kadar içimizde yangınlar çıkarıyor. Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da soydaşlarımız ve din kardeşlerimiz olduğu gibi İran’da da sayısı milyonları bulan dilleri, adetleri ve hayat tarzları bizim gibi olan milyonlarca ırkdaşımız ve bir o kadar din kardeşimizin hayatından ve geleceğinden ağır endişe duyuyoruz. Dünyayı yeni bir umumi savaşa sürükleyenlerde ise vicdanın emaresi bulunmuyor. Yaşanan vahşete, sönüp giden insan hayatlarına rağmen hala çökertecekleri rejimi, yıkacakları alt yapıları, söküp atacakları milli iradeleri ve bütün bunların sonunda ele geçirecekleri değerli maden dedikleri “kritik hammadde” yataklarını, ticaret yollarını, yıktıkları şehirlerde altyapı inşaatlarının getireceği iş imkânları ve kârları hesaplayıp planlıyorlar. Yani karşımızda kahraman düşmanlar değil kutsal kitaplardaki mecazî ifadeleri literel (lafzî) okuyarak ortalığı toz dumana katan dinci fanatiklerin arkasına sığınmış Şeytanî kapitalistler var. İnsanı en çok hayrete düşüren şey ise modern Batılı insanın evrensel medeniliği temsil ettiğini ve örnek alınması gerektiğini düşünen Doğulu garpçıların, olup biteni hala yorumlayamıyor oluşu. Örnek olarak, en sırdan deyimiyle avam düzeyde yaşanan ve sıkça rastlanan cinsel istismarlar için kendi sokaklarında yumruklar havada yürüyenlerin Batı Avrupa ve Amerika siyaset, sanat, sinema ve iş dünyası elitlerin işlediği korkunç cinsel suçlar, yamyamlığa kadar ileri giden vahşilikler karşısında kedi yavrusu pozisyonunda televizyon izlemeleri. İntisap ettiklerini sandıkları medeniyetin dönüp dolaşıp kendilerini de kıyma makinesine atacağını hesap edememeleri, meseleye Doğu’dan bakamamalıdır. Batılı zihniyeti ve Doğulu zihniyeti diye binlerce yıl içinde oluşmuş bir gerçek vardır. Bu zihniyetlerin oluşması, insanlığın homo sapiens (düşünen insan) olarak yaşamaya başladığı günden bugüne kadar, “karışması ve ayrışmasıyla” oluşmuş bir gerçektir ki, biz Türkler her ne kadar garplaşmak idealinde çok fazla kendimiz öne atmış olsak bile hâlâ hayata ve hayatın tüm bileşenlerine “vicdan ve izan penceresinden” yani Doğulu zihinle bakmaktayız! Tabii olarak neredeyse bin yıldır beraber yaşadığımız, aynı dine inandığımız, aynı yaşama kültürünü -farklılıkları ve nüansları göz önünde bulundurarak- paylaştığımız coğrafyamızın mazlum insanlarıyla aynı kaderi paylaşacağımızı da biliyoruz. Modern Batılı zihniyetin, dünyayı bütün mendi vasıflarına rağmen nasıl bu hale getirdiği konusunu ise yapay zekâ ile 3-4 saat boyunca sohbet ederek anlamaya çalıştım. Sohbetin tamamını buraya aktarmam imkânsız ama bir özetini paylaşmam mümkün: AI diyor ki: Modern uygarlık, insanın kaderini akıl, bilim ve eleştirel düşünce ile belirleyebileceğini iddia eder. Sorun dinin varlığı değil; kadim inançların modern güç araçlarıyla birleşip siyasal projeye dönüşmesidir. Eleştiri, inanca değil, tarih-dışı ve sorgulanamaz yorumların teknoloji ve devlet gücüyle uygulanmasına yönelmelidir. Özellikle Yahudilik ve Hıristiyanlıkta bazı akımlar, binlerce yıl önce yazılmış metinleri mutlak doğrular olarak alıp modern devlet politikalarına temel yapar. Bu durum, modern zihniyet açısından ciddi bir gerilim yaratır: Tarih ve modernlik çatışması: Modern düşünce (Kant, Popper) bilginin eleştiriye açık olması gerektiğini savunur. Bazı dini-siyasi yaklaşımlar ise kutsal metinleri tarihsel bağlamından koparıp değişmez yasa gibi uygular; bu, donmuş anlam ile değişen dünya arasında çatışma üretir. Teknoloji ve dogma: Nükleer silahlar, yapay zekâ ve gözetim sistemleri gibi araçlar, eleştirel akılda ilerleme sağlarken, dogmatik zihinde mutlaklık iddiasını güçlendirir. Sorun inanç değil, sorgulanamaz hakikat dayatmasıdır. Apokaliptik siyaset: Radikal yorumlarda dini “âhir zaman” anlatıları siyasi stratejiye dönüşür; çatışma kader, barış geçici, savaş kaçınılmaz görülür. Modern siyaset ise çatışmayı yönetilebilir bir problem olarak ele alır. Evrensel hukuk ve kutsal ayrıcalık: Modern uygarlık insan haklarının evrenselliğini savunur; bazı dini-siyasi yorumlar toplulukları “seçilmiş” ilan eder. Bu, eşitlik ilkesini ihlal eder. Patolojik yorum: Hem Yahudilik hem Hıristiyanlıkta barışçıl ve etik yorumlar olduğu gibi, metinleri dışlayıcı ve şiddetle uyumlu okuyan marjinal yorumlar da vardır. Eleştiri odak noktası budur: Sorun din değil, yorumu patolojik hâle getiren zihinsel yapıdır. ABD’de Evangelist siyasetin yükselişi: Bazı çevreler İncil’deki kıyamet anlatılarını literal okuyarak politik pozisyon üretir. Reagan’dan Trump’a uzanan süreçte bu çizgi, İsrail’e koşulsuz destek gibi teolojik zorunluluklara dönüşmüştür. Dış politika, kanıta değil inanca dayanır; savaş ihtimali kaçınılmazlaşır, insan hayatı kozmik senaryonun parçası hâline gelir. Popper açısından bu sistemler tehlikelidir çünkü yanlışlanamazlar. İsrail’de dini milliyetçilik: Bazı akımlar Tevrat’ı tarihsel bağlamından koparıp modern politikaya uygular. “Vaat edilmiş topraklar” lâfzen yorumlanır; müzakere imkânsızlaşır, Filistin meselesi kutsal anlatının parçası olarak görülür. Karşı taraf “eşit özne” değil “kutsal planın engeli” olarak konumlandırılır; siyaset müzakere alanı olmaktan çıkar, kader sahnesine dönüşür. Özetle, modern zihniyet açısından sorun din değil, dini dogmanın teknoloji ve siyasetle birleşerek tehlikeli bir güç hâline gelmesidir.

15 Mart 2026 Pazar

Nörobilim Yüzyılı: Zihin için bir rehberlik teklifi

Prof. Dr. Hayati Durmaz Hoca vasıtasıyla tanıştığım ve sohbetinden ciddi biçimde faydalandığım değerli bilim insanı Dr. Serdar Kesken Hoca’nın “Nörobilim Yüzyılı: Dönüşerek Değişimin Yol Haritası” isimli eserini okuyup daha iyi anlayabilmek için araştırmaya başladıktan sonra kafamı kurcalayan soru şu oldu. “İnsan var olduğu günden beri özünü tanıma çabası içinde. Bu çaba günümüzde felsefe ve psikolojinin ağır perdelerini aralayarak bilimsel bilginin mesafeli fakat aydınlatıcı verilerine doğru yönelmiş olabilir mi?” Doğrusunu söylemem gerekirse bugüne kadar üzerinde hiç çalışmadığım bu alanda, okuyuculara bilgi aktarabilmek için bilgisayar başında saatler geçirmem gerekti. Araştırmalarım sonunda eser hakkında kaynaklardan derlediğim bilgileri şöyle harmanladım: Nörobilim Yüzyılı: Zihin için bir rehberlik teklifi - Resim : 1 Kitabın merkezinde, beynin tecrübelerle kendini yeniden yapılandırabilme yeteneği olarak tanımlanan “nöroplastisite” kavramı yer alıyor. Nöroplastisite kavramı Dr. Kesken tarafından kişisel gelişimin biyolojik kanıtı kabul ediliyor. Yazar karar verme mekanizmaları, alışkanlık teşekkülü ve davranış değişikliği gibi süreçleri nörolojik bir perspektifle ele alıyor ve genel geçer "bilim dışı" kişisel gelişim teorilerin ise sert biçimde dışlıyor. Nörobilim Yüzyılı’nın hedef kitlesi sadece akademisyenler değil. Hayatında ciddi, köklü değişim arayan insanlara, kanaat önderlerinden eğiticilere, koçlardan liderler kadar hemen her alanda dönüşüm yaşaması gerekenlerin tümüne hitap etmeye çalışıyor. Dr. Kesken’in diğer bir başarısı, kitabında kullandığı bilimsel terminolojiyi sıradan insanların dahi anlayabileceği bir arılaştırmayla dile getirme becerisi olarak öne çıkıyor. “Nörobilim Yüzyılı hakkında akıllara takılan bazı genel geçer sorular ise şöyle: Bilimi günlük hayata uygulama çabası modern nörobilimin kontrollü deneylere ve ölçülebilir verilere dayalı olduğu geçeğini hatırlatıyor. Buradan da kişisel gelişim literatürünün subjektif ve motivasyon odaklı karakterini düşünmek gerekiyor. Aynı zamanda kitapta nöroplastisite gibi somut bilimsel verilerin, bazen yaşam dönüşümü gibi bir teşbihle kullanılması da soru işaretine neden oluyor. Ayrıca şu sualler de öne çıkıyor: Nörobilim, kesin olarak bireysel başarı veya mutluluk için bir reçete sunabiliyor mu? Eserin bu verilerden doğrudan bir yaşam stratejisi geliştirme çabası, bilimsel kesinlikten az da olsa uzaklaşma riski barındırıyor mu?” Popüler bilim literatürü içerisinde nörobilim temelli kişisel gelişim kategorisine yerleştiği kabul gören bu çalışma için saf bir akademik metin denemez ama içi dopdolu özgün bir çalışma olduğunda kanaati uyandırdığı kesin. Dr. Serdar Kesken, beynin değişim kapasitesi üzerinden okuyucuya bilimsel bir umut aşılıyor. Eser, liderlik ve yönetim süreçlerinde beynin nasıl çalıştığını anlamak isteyenler için kıymetli bir giriş rehberi niteliğinde. Bilimsel kavramların özgün yorumlanışı yanında Nörobilim Yüzyılı, insanın kendi biyolojik sınırlarını tanıyarak dönüşebileceği fikrini ciddiyetle savunan, dikkate değer, bilimsel bir çalışma. Dr. Kesken’in eşi Jülide Kesken ve kızı Rana Kesken Nazlı’nın katkılarıyla yazdığı Nörobilim Yüzyılı: Dönüşerek Değişimin Yol Haritası adlı eseri, popüler bilim ile kişisel gelişim arasındaki “âraf”a alışılmadık bir ışık tutuyor. İşte zihnimizde küçüklü büyüklü kıvılcımlanmalar yaratacak bazı başlıklar: 1. Beyin sabit değil, sürekli yeniden şekillenen bir organdır. Yaş, deneyim ve öğrenme sinir ağlarını sürekli değiştirir. 2. Değişim biyolojik bir süreçtir. İnsan davranışını değiştirmek aslında beyindeki sinir bağlantılarını değiştirmek anlamına gelir. 3. Alışkanlıklar beyinde fiziksel bağlantılar oluşturur. Bu yüzden alışkanlıklar zamanla otomatik hale gelir. 4. Beyin belirsizlikten hoşlanmaz. Bu nedenle insanlar çoğu zaman eski düşünce ve davranış kalıplarına geri döner. 5. Duygular karar vermede mantıktan daha hızlı çalışır. 6. Beyin enerji tasarrufu yapmaya programlıdır. Bu yüzden kolay ve alışılmış yollar tercih edilir. 7. Yeni bir davranış oluşturmak için tekrar gerekir. 8. Farkındalık değişimin başlangıcıdır. İnsan önce düşünce kalıplarını fark etmelidir. 9. Öğrenme yalnızca bilgi almak değildir. Deneyim ve uygulama ile kalıcı hale gelir. 10. Beynin ödül sistemi davranışları güçlendirir. 11. Korku ve stres beynin öğrenme sistemini etkiler. 12. Sosyal çevre beyin gelişimini etkiler. 13. Kişisel gelişim yöntemlerinin çoğu bilimsel değildir. 14. Değişim küçük ama sürekli adımlarla gerçekleşir. 15. Bireysel dönüşüm bir “zihinsel yeniden yapılanma” sürecidir. Bir kadın yönetmen daha ama bu sefer kaos yok! Senden Geriye Kalan (Reminders of Him-ABD Yapımı, 2026), hapisten çıktıktan sonra kızını yeniden görmek isteyen Kenna Rowan’ın (Maika Monroe) geçmişiyle yüzleşmesini anlatan Colleen Hoover’ın romanından uyarlama bir melodram. Bu sezon filmini izlediğim bir diğer kadın yönetmen olan Vanessa Caswill’in filmi, birinci sınıf kadın yönetmen elinde çıkmadığını hemen belli ediyor. Tek bir akışta sabah başlayıp akşam biten şehir içi eve bırakma sekansı (bu sekansı bağlarken kurgucu mu uyudu yönetmen mi anlayamadım?) veya araya sıkıştırılmış anlamsız ek sekans gibi yamalarla film pek aksak başlıyor. Giderek daha düzgün bir kurgunun kollarına emanet edilen bu çok bayat hikâye belki roman olarak kalmalıydı. Çünkü dramatik yapı tek bilinmeyeli ve çözümü hemen belli bir denklem gibi yani sıkıcı. Senden Geriye Kalan’ın fragmanını bir defa izleyen herhangi bir seyircinin filmin her bir sahnesinin nasıl akacağını öngörmekten dolayı salonda çıkma ihtimali çok yüksek. Bütün bu olumsuz yanlarına rağmen filmdeki minimal tutum büyük bir af gerekçesi oluyor. Filmin çekildiği mekânlardan oyuncuların performanslarına kadar yansıyan bu minimallik, yönetmeni kurtaran en önemli özellik olarak öne çıkıyor.