Aydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2026 Pazar

‘İmitasyoncu Aydın’lara karşı Yapay Zekâ yoldaşlığı

Türk fikir hayatını en kötü yönlerinden biri, davası, inancı, dünya görüşü olanların yazdıklarına bir yankı (mâkes) bulamamasıdır. Rahmetli Erol Güngör’ün sık sık bu sessizlikten yakındığı hatta kitaplarında bundan üzüntüyle söz ettiği bilirim. Entelektüel hayatımızın muhtemelen en dramatik aydını, bir samimiyet abidesi olan Cemil Meriç ve gazeteci Ergun Göze’den de aynı şikâyeti bizzat duymuşluğum vardır. Ergun Göze ömrünün son yıllarında ciddi fedakarlıkla Fransızcadan tercüme edip yayınladığı Diktatörler Yüzyılı (Arthur Conte) ve Aydınlar Yüzyılı (Michel Winock) isimli eserler hakkında bütün o sözde münevver, aydın veya entelektüel denen kalabalığın hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi sükût etmesi karşısında büyük hayal kırıklığına uğramıştı. Çünkü her iki eser de Türkiye’nin dahil olmaya çalıştığı “Muasır Medeniyetin” yaşadığı fikir ve siyasi krizlerinin bir rehberi niteliğindeydi ki, bizim “imitasyoncu aydın” takımının taklitçiliğine de ayna tutuyordu. Aynı sessizliğin mağduru pek çok kişi dibi bu yüzden ben de kendi blogumdaki yazılarım hakkına, objektif olması şartı ile AI’den bir değerlendirme rica etmek zorunda kaldım. Buyurun beraber okuyalım. Medeniyet Ekseninde Bir Blogun Düşünsel Haritası: İdeoloji, Etkiler ve Yorum Biçimi: Dijital mecralarda üretilen metinlerin önemli bir bölümü gündelik yorumlardan, kişisel notlardan ya da anlık tepkilerden oluşurken, bazı bloglar daha sistematik bir düşünce çerçevesi kurma çabasıyla öne çıkar. coskuncokyigit.blogspot.com’da yayımlanan yazılar bu ikinci kategoriye daha yakındır. Metinler bir araya getirildiğinde, yalnızca dağınık fikirler değil; belirli bir ideolojik yönelim, kavramsal çerçeve ve kültürel bakış açısı ortaya çıkar. Bu yazı, söz konusu blogu iki temel eksende ele alır: ideolojik konumlanma ve muhtemel düşünsel kaynaklar. 1. Klasik sağ–sol ekseninin ötesinde bir konum: Blog yazılarının ilk dikkat çeken yönü, onları doğrudan sağ–sol politik ayrımına yerleştirmenin güç olmasıdır. Metinlerde politik referanslar bulunsa da ana tartışma hattı güncel siyasetten ziyade daha geniş bir “medeniyet” kavramı etrafında şekillenir. Bu nedenle blogu anlamak için kullanılan ana anahtar kavram, ideolojiden ziyade medeniyet perspektifidir. Bununla birlikte, söz konusu metinler bütünü için açık ya da örtük hiçbir ideolojik konumlanmanın bulunmadığını ileri sürmek de isabetli değildir. Zira yazılar incelendiğinde, belirli kavramsal tercihler, tekrar eden temalar ve tutarlı bir yorum çerçevesi üzerinden şekillenen bir düşünsel yönelimin varlığı dikkat çekmektedir. Bu durum, metinlerin rastlantısal ya da dağınık bir fikirler toplamı olmaktan ziyade, belirli bir zihinsel ve ideolojik çerçeve içinde üretildiğini göstermektedir: Gelenek, tarih ve özellikle Osmanlı-Türk-İslam estetiği, metinlerde referans noktası olarak kullanılır. Bu yönüyle blog, kültürel muhafazakârlıkla kesişen bir çizgide yer alır. Ancak bu muhafazakâr ton, klasik politik sağ söylemle birebir örtüşmez. Zira metinlerde Batı’ya yönelik eleştiriler, yalnızca kültürel yozlaşma iddiası üzerinden değil, aynı zamanda sömürgecilik ve hegemonya kavramları üzerinden de yürütülür. Bu durum, blogun bazı noktalarda anti-emperyalist söylemlerle kesişmesine yol açar. Böylece ortaya, sağ–sol ayrımını aşan, fakat her iki eksenden de belirli unsurlar taşıyan karma bir yapı çıkar. Bu tabloyu daha net ifade etmek gerekirse: blog, politik olarak katı bir ideolojik kamptan ziyade, “medeniyetçi eleştiri” hattında konumlanır. Bu hat, kültürel kimliği merkeze alır ve diğer tüm tartışmaları bu eksen etrafında yorumlar. II. Medeniyetçilik: Temel ideolojik omurga: Blogun düşünsel omurgasını oluşturan ana unsur medeniyet kavramıdır. Metinlerde tarih, sanat, sinema ve kültür birbirinden bağımsız alanlar olarak ele alınmaz; aksine aynı medeniyetin farklı tezahürleri olarak değerlendirilir. Bu yaklaşım, parçalı analiz yerine bütüncül bir okuma önerir. Bu çerçevede Osmanlı ve Türk-İslam referansları yalnızca tarihsel bilgi olarak değil, aynı zamanda estetik ve kültürel ölçüt olarak kullanılır. Renk, mimari, gündelik hayat ve sanat anlayışı gibi unsurlar üzerinden geçmişe yapılan göndermeler, bugünün eleştirisinde aktif rol oynar. Bu durum, nostaljik bir tarih anlatısından ziyade, geçmişi bugünün değerlendirme ölçütü haline getiren bir yaklaşımın göstergesidir. Medeniyet vurgusu, aynı zamanda bir kimlik arayışını da içerir. Metinlerde sıkça karşılaşılan “özgünlük” ve “yerlilik” kavramları, bu kimlik arayışının temel bileşenleridir. Bu bağlamda blog, yalnızca eleştiri yapan değil, aynı zamanda alternatif bir kültürel yönelim öneren bir yapı sergiler. III. Batı eleştirisi: Çok katmanlı bir yaklaşım: Metinlerde en sık tekrar eden temalardan biri Batı’ya yönelik eleştiridir. Ancak bu eleştiri tek boyutlu değildir; farklı düzlemlerde ilerler. İlk olarak, tarihsel bir eleştiri söz konusudur. Batı’nın sömürgecilik geçmişi, güç ilişkileri ve küresel hâkimiyeti, eleştirel bir bakışla ele alınır. Bu yaklaşım, Batı’nın yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir güç yapısı olduğu fikrine dayanır. İkinci olarak, kültürel temsil meselesi öne çıkar. Özellikle sinema yazılarında Batı’nın kendi dışındaki toplumları nasıl temsil ettiği sorgulanır. Bu noktada Edward Said’in ortaya koyduğu temsil eleştirisiyle benzer bir düşünsel hat görülür. Doğu’nun Batı tarafından nasıl kurgulandığı ve bu kurgunun hangi ideolojik sonuçlara yol açtığı, blogdaki yorumların arka planını oluşturur. Üçüncü olarak, estetik bir eleştiri söz konusudur. Batı merkezli görsel kültürün evrensel norm olarak sunulması, blog yazılarında sorgulanan bir diğer noktadır. Renk kullanımı, sahne tasarımı ve anlatım biçimleri gibi unsurlar üzerinden yapılan analizler, estetik tercihler ile kültürel kimlik arasındaki ilişkiye işaret eder. Bununla birlikte, bu eleştirilerin çoğu zaman geniş genellemeler üzerinden kurulduğu da gözlemlenir. Batı’nın kendi içindeki farklılıklar veya tarihsel dönüşümler her zaman ayrıntılı biçimde ele alınmaz. Bu durum, metinlerin polemik gücünü artırırken analitik ayrıntıyı sınırlayabilir. IV. Kültürel özgünlük ve yerli estetik arayışı: Blogun ikinci büyük teması, kültürel özgünlük arayışıdır. Metinlerde sıkça dile getirilen bir görüş, modern kültürel üretimin büyük ölçüde Batı etkisi altında şekillendiğidir. Bu durum, özellikle sinema ve görsel sanatlar üzerinden eleştirilir. Yazar, bu etkiye karşı bir alternatif olarak yerli estetiği öne çıkarır. Osmanlı sanat anlayışı, renk kullanımı ve gündelik yaşam estetiği, bu alternatifin tarihsel referanslarını oluşturur. Bu yaklaşım, yalnızca geçmişe dönüş çağrısı değil; aynı zamanda bugünün üretimlerine yön verme iddiası taşır. Bu bağlamda “taklit” kavramı olumsuz bir anlam yüklenirken, “özgünlük” olumlu bir değer olarak sunulur. Kültürel üretimde dış etkilerden tamamen bağımsız bir alanın mümkün olup olmadığı tartışmalı olsa da blog yazıları bu yönde güçlü bir talep dile getirir. V. Muhtemel düşünsel kaynaklar: Metinlerde doğrudan referans verilen düşünür sayısı sınırlı olsa da kullanılan kavramlar ve kurulan argümanlar belirli bir düşünsel geleneğe işaret eder. Türkiye bağlamında, Cemil Meriç’in Batı eleştirisi ve medeniyet vurgusu ile Nurettin Topçu’nun ahlak ve kültür merkezli düşüncesiyle paralellikler dikkat çeker. (AI burada, Üstadım Peyami Safa’yı unutmuş.) Küresel düzeyde ise, Frantz Fanon’un sömürge sonrası toplumlara ilişkin analizleri ve John Berger’in görsel kültür okumalarıyla örtüşen noktalar bulunur. Bu isimler, blogun doğrudan referans aldığı kaynaklar olmasa da benzer sorulara benzer yöntemlerle yaklaşan bir düşünsel atmosferi temsil eder. Bu durum, blogun tamamen özgün ya da tamamen türev olduğunu söylemek yerine, onu belirli bir entelektüel geleneğin içinde konumlandırmayı mümkün kılar. VI. Sonuç: Bütünlüklü ama tartışmaya açık bir yapı: Genel olarak değerlendirildiğinde coskuncokyigit.blogspot.com, dağınık blog yazılarından oluşan bir platformdan ziyade, belirli bir dünya görüşünü sistemli biçimde ifade etmeye çalışan bir metinler bütünü sunar. Medeniyet merkezli yaklaşım, Batı eleştirisi ve yerli estetik arayışı, bu yapının temel sütunlarını oluşturur. Blogun en güçlü yönü, bu unsurlar arasında kurduğu bağlantıdır. Tarih, sinema ve kültür gibi farklı alanların tek bir çerçevede ele alınması, metinlere bütünlük kazandırır. Bununla birlikte, bazı analizlerin daha ayrıntılı veri ve karşıt görüşlerle desteklenmesi, tartışma zeminini genişletebilir. Objektif bir değerlendirmeyle ifade etmek gerekirse, söz konusu blog; güçlü bir düşünsel omurgaya sahip, belirli bir ideolojik yönelimi açıkça ortaya koyan ve kültürel tartışmalara katılma iddiası taşıyan bir metinler bütünü olarak öne çıkmaktadır. Bu yönüyle hem bireysel bir ifade alanı hem de daha geniş bir entelektüel tartışmanın parçası olarak değerlendirilebilir.

16 Ekim 2022 Pazar

BORAZAN SESLERİ

59’uncu Antalya Altın Portakal Film Festivali kapanış töreninde ödül vermeye-almaya ve teşekkür konuşması yapmaya çıkan yönetmen, oyuncu, senarist, yapımcıların kürsüdeki söz haklarını “politik salvo”lara dönüştürmelerine hiç hayret etmedim.  

1986’dan beri neredeyse 35 yıldır film festivallerine katılırım. Bazılarında küçük skandallara, pek çoğunda siyasi içerikli eylemlere şahit olmuşluğum vardır. Bir tanesinde Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanı’nın alkışı bırakın, ıslıklarla dahi değil, borazan öttürülerek protesto edilişini yaşadım. Detone borazan sesleri karşısında Kültür Bakanı, "Bu güzel enstrümanlar bilenlerin elinde ne kadar güzel sesler çıkarabilir aslında!" diye cevap vermişti!

Bundan sonra kimi etkinliklerde, devletin şube müdürlerince ve sessiz sedasız temsil edildiği oldu. Nitekim 59’uncu Antalya Altın Portakal Film Festivali açılışına Kültür Bakanı katıldığı halde kapanış (ödül) törenine katılmadı…

10’da Yedi

59’uncu Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde ödül için yarışan 10 filmden yedi tanesi Kültür Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü destekliydi! Bunların içinde en çok Altın Portakal heykelciği alarak öne çıkan Emin Alper’in yönettiği Kurak Günler, Sinema Destekleme Kurulu 2019-2 sayılı destek kararıyla; En İyi Film seçilen Özcan Alper’in yönettiği Karanlık Gece filmi Sinema Destekleme Kurulu 2020-2 Sayılı kararıyla “devlet desteği” alan filmlerdi. Her iki filmin yönetmeni hem biçim hem içerik bakımından tamamen özgür bırakılmıştı. Kurak Günler ve Karanlık Gece, ifade etmek istediklerini açıkça söyleyen politik iki sinema filmiydi. Her ikisi de toplumsal yapı, devlet erki ve günümüz siyasetine muhalifti. Politik sinema filmi çerçevesinde söylenebilecek pek çok şeyi özgürce perdeye aktarmışlardı.

İşte tam burada hayret etmediğim ama ümitle ümitsizlik arasındaki Araf’a hapsolduğum durum oluşuyor: İyi eser vermede birbirleriyle yarışan insanlar, ne oluyor ki, yüksek frekanslı sanat etkinliği seviyesinden, Youtube’daki sokak röportajlarında yüzlerce benzerini izlediğimiz politik seviyeye geçiş yapabiliyorlar? 

Tanzimat Hastalığı: Kendini Karalama*

Sanat erbabının alanında çok iyi olması her bakımdan doğru davrandığına delalet eder mi? Sanmam. Aslında beni, sinsi bir sızı gibi içime işleyerek rahatsız eden toplumsal tarihimizin derininde yatan o modernleşme hastalığı… Batı kültürüne tamamen açık modernlerin, bir medeniyetin varisi oldukları halde bunun farkında olmayan, derin bir boşluk, yalnızlık, çaresizlik ve dışlanmışlık (ötekilik) duyguları içinde kıvranan kendi toplumlarını “kendini karalama” bağlamında ele almalarıdır. (*Kendini Karalama: autodenigrement)

Bir Soru: Acaba Neden?

“Madalyonun bir de öteki yüzü var: Kendilerini ‘Batılılaşmış’ olarak gören bu insanların Batı karşısındaki tavrı… Burada durum tam tersine gelişir: ‘Ümraniyeliyi ‘insandan daha aşağı’ bir Kızılderili gibi gören Nişantaşılı, bu kez gerçek bir Batılı karşısında Kızılderli’ye dönüşür: Onun için gerçek bir Batılı ‘insandan daha üstün’dür;  onlar medenidirler, ileridirler, biz de onların eline su dökemeyiz! Batılılaşmanın bizi getirip bıraktığı yer burasıdır: Kendi yerli halkını ‘insandan daha aşağı’, Batılıyı ise ‘insandan daha yukarı’, neredeyse Tanrı gibi görmek!..

Bugüne kadar Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yabanı’yla başlayan bir tür köy edebiyatı, daha çok, halkın Batılılaşmış aydına karşı olan tavrını irdelemekle yetindi: yani, halkın bakışında bir ‘yaban’ olan ‘modern’i! Gelgelelim ‘modernin’ kendi halkına ve Batı’ya bakışı hemen hemen hiç sorgulanmadı. Acaba Neden?” (Hilmi Yavuz)

Ah O Çocuklar!

Eğer Batıcı aydınlar için durum tam olarak buysa, modernleşme tarihi boyunca toplumlarına bir oryantalist gözüyle bakıp bunun farkında olmayışlarını yaşamışlar demektir. Ancak artık uyanmanın, millet-aydın barışının tesisi edilmesinin zamanıdır. Bu barışın tesis edilmesinin ilk hamlesi de Batıcı aydınların fildişi kulelerinden inmesinden, Batı’dan tercüme ettikleriyle üretmekten, Batı’nın biçtiği donu halkına giydirmeye çalışmaktan vazgeçmesidir…

“Antropolog nesnelliğin birçok etkenle her zaman bozulabileceğini bilir. Geçen yıl Mali’ye gittim ve bir çocuğa Müslüman olup olmadığını sordum. Bana Fransızca, “Hayır, animistim” dedi. İnanın bana, bir animist, eğer Paris’teki Eceoledes Hautes Etudes’i bitirmediyse, kendini asla öyle tanımlamaz. O çocuk, kendi kültüründen, antropologların tanımladığı gibi söz ediyordu.” (Umbeto Eco)

Ümit Etmek İçin Geç mi?

Ilımlı olmanın zayıf karakterli olmak sayıldığı, kültür ve tecrübe birikiminin önemsenmediği, dünya görüşünün olgunluğu yerine ideolojik çiğliğin revaç bulduğu, fikrin yerini sloganın aldığı bir atmosfere dönüş başlamamalıdır.  

Sanata olan bağlılığımız, tutkumuz ve inancımızın yeşertmeye başladığı estetik hassasiyetin ve duruşun, politik ve nevrotik bir asabiyete dönüşmemesini ümit etmek için çok mu geç?


GÜNÜN SÖZÜ

“Ümit derken kast ettiğim şey, elbette Immanuel Kant’ın dile getirdiği ‘sürekli barış’tan başka bir şey değil. KARL POPPER