21 Haziran 2026 Pazar

Truva müzesindeki kırlangıç hanım

Mayıs ayının ortalarında başladığım gezilerim ve yol hikayelerim, -bana göre- acil gündem oluşturan gelişmeler üzerine sekteye uğramıştı. Hatta daha önce vadettiğim Melik Gazi Türbesi ziyaretimi bir başka bahara ertelemek zorunda kalmıştım ama Karatay Han’a uğrayıp “Keşke gelmese miydim?” duygusuyla oradan ayrılmıştım. Şimdi bahar ve yaz yolculuklarım, konaklama ve izlenimlerden yeniden söz etme zamanı geldi. Dönerken Ankara’da kadirşinas bir dost olan Ercan Abi ve bir ömür ne kadarına izin veriyorsa o kadar kadim arkadaşı, can yoldaşı Bora Bey ile uzun uzun sohbet etme fırsatı doğdu. Merhum İlber Ortaylı Hoca’dan methini duyduğum ve zaman zaman bahsini ettiğim bir mekâna Kızılay’da konakladığım mahalden beni alıp söz konusu lokantaya gitmemiz en fazla 20 dakika sürdü. İstanbul’da böyle bir buluşma için harcanacak süre muhtemelen iki saati geçerdir. Zamanı, siz farkına varmadan tasarruf ederek yine size iade eden Ankara’nın bu özelliği, samimiyetle inanıyorum ki, şehrin manevi sahibinin kerametlerindendir. O manevi sahip ki, “Nagehan ol şâra vardım / Ol şârı yapılır gördüm” deyişi ile “oluşu” teşvik eden Hacı Bayram Veli hazretleridir. Ankara Savaşı’nın ardından Batının fatihi Türkler arasında yaşanan siyasi ve sosyal kaosu hoşgörüsü ve ilime değer verişiyle huzurlu bir geleceğe evirmeye çalışmıştır. Bin bir zorlukla sağlanmaya çalışılan ancak Emir Timur’un dağıttığı Anadolu Türk birliğine karşı, zamanın algısına uygun bir milli birlik harcı karmıştır. Nitekim Hacı Bayram Veli hakkında yazdığım eski bir yazımda söylediğim gibi bu yüzden “Ankara kutlu bir şehir!”dir. Esenboğa adının Yıldırm Bayezid Han, Eti Mesgut’un adının Ahi Mesut olarak değiştirildiği hayalini hep kurduğumu yazmadan geçemeyeceğim. Eski günlerde Ankara dönüşleri, zihnimizin zevk katında müstesna bir biblo gibi sakladığımız haz listesinin en başında gelirdi. Fakat her nedense bu defa İstanbul’a bir an önce varmak için beni gayrete getiren şey, “Ankara’dan İstanbul’a dönmenin zevki ve neşesi” değil, tam tersine yolculuğun İstanbul’dan sonra Trakya’ya doğru devam edeceği gerçeğiydi. Nitekim pahalı otoyoldan çıkıp şehir içi yola giriş yaptıktan sonra, İstanbul’un bizi mahkûm ettiği yaşama şartları vücudumun kimyasını anında bozdu! Bitmez tükenmek bilmez araç dizileri, korna sesleri, kımıl kımıl yürüyen trafik yüzünden genel olarak bütün sağlığımızın baş düşmanı havayı solumamak için klimanın eklem ve kasları mefluç eden sözde sağlıklı, özde solunum yolları düşmanı soğuk havasına mahkûm olmak “Yine aynı kâbus!” dedirtti ama İstanbul’un farkı, daha başka şeylerde belli oluyor. Kısıtlamalardan azade olmak, sosyal hayatın liberalliği, her istediğinizi yapmakta neredeyse sınırsız serbestlik yaşanan yerlerdeki uygarlık birikimleriyle yüz yüze geldiğinizde bu fark katlanarak büyüyor. İstanbul’un her bir birikimi altına dönüşüyor. Çanakkale yolculuğum ve Troya Müzesi ziyaretim sırasında bunu derinden duydum. Gelibolu Feribot İskelesi yeni mekânında yeniden inşa edilmiş ve doğrusunu söylemek gerekirse küçük bir havaalanı kadar etkileyici bir istasyona dönüşmüş. İskele daha önceleri, Piri Reis Müzesi karşısında, etrafında balık lokantaları, restoran ve meyhaneler olan tam bir “Adalar Denizi” kasabası görünümünde kendine has karmaşanın arasında ilçenin merkezideydi. Feribotlara ulaşabilmek için küçük sanayi sitesi yönünden girmeye çalıştığınızda metrelerce uzanan yük kamyonlarının arkasında veya yanında ızdırap içinde beklemek zorunda kalıyordunuz. Bu yeni ve ferah iskeleden karşı sahile yaptığım yirmi dakikalık arabalı vapur sefasından ve epeyce uzun süren bir otomobil yolculuğundan sonra Truva Savaşı’nın yapıldığı Tevfikiye Köyü Hisarlık Tepesi’ne vardım. Müzenin eğimli giriş yolunun her iki tarafına sıralanmışı antik dönem yaşam biçimlerini tasvir eden yapıntılar ve bazı kıymetsiz tarihi taşları temaşa ederek yedi bölüm olarak düzenlenmiş bir hikâyeyi takip etmek üzere binaya girdim. Otuz iki kısım tekmil birden bu hikâyenin bölümleri şöyleydi: Troas Bölgesi Arkeolojisi, Troya’nın Tunç Çağı, İlyada Destanı ve Troya Savaşı, Antik Dönemde Troas ve İlion, Doğu Roma ve Osmanlı Dönemi, Arkeoloji Tarihçesi, Troya’nın İzleri. Tabi kimse söylemediği için ve uzun yolculuğun bedenimde oluşturduğu uğultulu yorgunluğu dindirmeden bir an önce gezeyim hevesiyle rampa yoldan dördüncü kata doğru tırmanmaya başladım! Meğer asansörle dördüncü kata çıkıp rampalardan aşağı doğru yorulmadan inerek müzeyi gezmem gerekiyormuş! Asansörleri görüp bunu idrak ettiğimde yorgunluğum bir kat daha arttı ama yaşam sevinci veren bir anne kırlangıç kuşunun çığlıkları, onlara âşık olan bendenizi tehdit etmesi tüm yorgunluğumu aldı. Müzenin terasına çıkan son rampanın tavanına, sanırım burayı kullanan az olduğundan daha emniyetli olduğu için kurduğu çamur topağı yuvasının altına bir öbek halinde birikmiş atıkları görüp bu ne diye kafamı yukarı kaldırmamla mahrem alanın attığım meraklı bakışa çok fena öfkelenen kırlangıç hanım sert kanat çırpışları ve sürekli ciyaklayarak beni resmen kovdu! Kırlangıç Hanım’ın yarattığı bu neşe ile Truva harabelerini soyan arkeolojinin yüz karası “uygar Batının define avcısı” hırsızlarının resimleri buluna pavyona sırtımı dönerek müzeye veda ettim. Önemli Not: Öğrendiğim kadarıyla müzelerin yöneten, restorasyon projelerinin onaylayan ve bütçe planlamasını organize eden Kütür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün Troya Müzesi terasındaki hangi yönde hangi tarihi mekân veya kalıntılar olduğunu gösteren ve zihinsel oryantasyon sağlamaya yardımcı olan şerit halindeki fotoğraf basılı levhalarını yenilemesi gerekiyor. Hepsi fena halde silinmiş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder