SAYFALAR
▼
25 Ocak 2026 Pazar
Karanlık çağların kara rengi
Sosyal medyada film analizleri de yapan influencer @burcu.uzenn, konuşmasına şöyle başlıyor: “Osmanlı dönemi dizilerinde herkes sanki ebedi bir matemdeymiş gibi kapkara deri zırhlar ve siyahlar içinde. Güçlü görünmek için siyahın arkasına saklanmış bir Hollywood estetiği var. Oysa bizim için bu koca bir yalan. Tarih kitapları ve Topkapı’daki o muazzam arşiv tam tersini haykırıyor. Türkler siyah giymezdi!”
***
Doğrusu Hollywood kostüm tasarımcılarının yaratılan karakterleri güçlü göstermek için siyaha bürüdüğü yaklaşımı işin bir tarafı. Bana göre eksik olanlar ise şöyle: Bu seçim, sadece bir etkileyicilik tercihi olsaydı şövalyelerin zırhlarının gümüş gibi pırıldamasını izah edemezdik. Sadece “kara”nın arkasına geçerek korkutan bir güç tasviri yaratmak kolay ama aynı zamanda tehlikeli bir tercih olurdu. Sanırım Hollywood’un bu “siyah kostüm” tercihinin ekonomik ve pratik kolaylıklarının yanında daha da derine inen daha karanlık bir izahı olmalı. Batı sinemasında, “Karanlık Çağ” (Dark Ages) olarak literatüre geçen, MS 400’ler ile 1400’ler arasında bin yıl süren, bilginin, aklın kiliseye, özgürlüğün “feodal lortlara” bırakıldığı dönem anlattığında (türü ne olursa olsun) siyah kostümleri kullanır. Bu tercih, sadece pratik ve psikolojik gerekçelerden değil, tarihi gerçeklerin dayattığı bir zorunluluk olarak tercih sebebi olmalı. Çünkü kilisenin de, feodal lortların rengi de siyahtı!
***
Aklı başında, tarih bilen bir Batılı senaristin bütün bunları bilmeden hikâye yazmaya oturmuş olabileceğini düşünmediğim gibi, bizim senaryocuların ve şark kurnazı yapımcıların bu tür derinleşmeler yerine “gişe yapan” film ve dizilerin içindeki her şeyi birebir taklit ermeyi en akılcı yol bellediğini bilmeyen kalmadı. Yıllar önce bu yapımcılardan biriyle, Çırağan Sarayı’nda verilen bir kültür sanat etkinliği açılışı davetinde, estetik konular üzerine uzun uzun konuşamamıştık! Çünkü sözlerim çoktan kararını vermiş bir mukallidin, Hollywood yapımcılarından kopyalanmış “kibrine” çarpıp masaya düşüyordu! Bunun üzerine masayı terk edip yakinen tanıştığım ressam bir hanımefendinin yanına geçmiş ve onun sanat anlayışına değgin sohbet etmiştik. Ki bu ressam hanım daha sonraki yıllarda Selçuklu görsel sanat geleneğinden yola çıkarak dünya çapında etkinliklere eser gönderen şahsiyet ve milli üslup sahibi üstat bir ressam oldu!
***
Batılılar, Darg Ages tabir ettikleri çağlar, Doğu gerçek bir mücevher gibi parladığı çağlardı. Doğunun altın çağı Selçuklu Barışı ve Osmanlı Barışı havzalarında taçlandı. Çünkü rengârenk tabiatı giysilerinde birer “el işi sanatı – neş’vesi” olarak taşımayı çok seven Türk Oğuz boyları, Haçlı Seferleri şeklinde kara, kirli bir savaş makinesine dönüşen kilisenin kara ruhu (dini sapkınlık) ve feodal lortların kara zırhlarını (patolojik zalimlik) tarihin çöplüğüne gömdü! Bin yıl süren bu büyük mücadele boyunca Türklerin karalara bürünmüş bir ordusu ve komuta kademesi hiç olmadı. Elbette sultanların ve devlet adamlarının, resmi törenler için dikilen cıvıl cıvıl desenler ve renklerle süslü kıyafetler kuşanıp savaşa gittiklerini söylemiyorum. Ama mesela İkinci Viyana Kuşatması ardından düşman eline geçmiş ve bugün müzelerde teşhir edilen savaş donatılarına göz atarsanız bunlarda “altın (sırma), altın sarısı, gümüş, Türk kırmızısı ve ak renklerin hâkim olduğunu fark edersiniz.
***
İşin tuhaf ve acıklı yanı ve dananın kuyruğu koptuğu yere gelince: Yerli sinemacıların bir dünya görüşüne sahip olmadığı, dünya görüşüne sahip olamadıkları için özgün bir estetik fikri üretemedikleri, tarihi, kültür ve bilumum sanatı bir “dedikodu geleneği” ve “imitasyonculuk” denkleminde algıladıkları “kapkara bir gerçektir!” İşte bu imitasyoncuları, bu acıklı yetersizlikleri sebebiyle, tarih boyunca “zulumat”ın karşısında durmuş, kara donlu din istismarcıları ve kara zırhlı zalimlerle savaşmış ak libaslı, ak börklü, ak çerili, aksakallı, ak yüzlü atalarımıza bile siyah kaftanlar, siyah deriler giydirerek onların ak ruhlarını incittiler.
KUTU
Biz Türkler kara rengi nerede severiz? Bunun cevabını Karacaoğlan’dan dinleyelim (Karaoğlan değil dikkat edin).
Bana 'kara' diyen dilber / Gözlerin kara değil mi / Yüzünü sevdiren gelin / Kaşların kara değil mi?
Boyun uzun belin ince / Yanakların olmuş konca /Salıverirsin kolunca / Beliğin kara değil mi?
Utanırım akar terim / Güzellikte yok benzerin / En sevgili makbul yerin / Saçların kara değil mi?
Beni 'kara' diye yerme / Mevlam yaratmış hor görme / Ala göze siyah sürme / Çekilir kara değil mi?
Hind'den Yemen'den çekilir / Gelir Bağdad'a dökülür / Türlü taama ekilir / Biber de kara değil mi?
İller de konup göçerler / Lale sümbül biçerler / Ağalar beyler içerler / Kahve de kara değil mi?
Karac'oğlan der maşallah / Bir gün görürüm inşallah / Kara donludur Beytullah / Örtüsü kara değil mi?
-----
Resim altı: Kanuni Sultan Süleyman'ın Cenazesinin Zigetvar'dan Belgrad'a taşındığı anı gösteren minyatürde bile siyah giyen yok!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder